Archive for the ‘Hikayeler’ Category

1den 14e aşk

Cuma, Eylül 7th, 2007

1: Önce düştüğümde kalkmayı, sonra aleve dokunduğumda acıyı, sevmeyi öğrendim, sevilmeyi, herseyi öğrendimde"yalnız seni unutmayı ögrenemedim"
2: Rüzgarın kemanını çaldıgı ve damlaların pencerene vurdugu bir gecede yatagına uzanıp hayalini kurdugun ve keşke dedigin tüm güzellikler senin olsun…
3: Seni ne kadar sevdiğimi ögrenmek istersen, yere düşen her yağmur damlasını tutmaya çalış; tutabildiklerin senin sevgin.. tutamadıklarınsa; benim sana olan sevgimdir.
4: Ne insanlar tanıdım yıldızlar gibiydiler, hepsi göklerdeydi parlıyordu. Ama ben seni, güneşi seçtim. Ve bir güneş için bin yıldızdan vazgeçtim…
5: Hayata niye geldim diye düşünmeye başlamıştım. 21′ imden sonra seninle tanısınca anladım dünyaya geliş sebebimi…
6: Güneşin buz tuttugu yerde bir alev görürsen, o bil ki yalnız ve yalnız senin için yanan kalbimdir…
7: Dünyada iki gül olsun biri kırmızı biri beyaz, sen beni unutursan kırmızı gül solsun, ben seni unutursam beyaz gül kefenim olsun…
8: Gözlerine gözleriyle göz koyanın, gözlerini gözlerimle oyarım. Gözlerini gözlerden sakın, gözlerin gözlerime lazım.
9: Biraz buruk bir duygu yüklenirse yüregine, gözlerin zamanla takılırsa uzaklara, hele kulakların zamansız deli gibi çınlarsa, bil ki bir yerlerde özlenmişsindir.
10: Yanagına düşen bir kar tanesi eriyip dudaklarına ulastıgı zaman, ve bir damla serinligi biriyle paylasmak istediginde, yüzünü rüzgara dön yeter, o benim iste!
11: Ismini kagıda yazamıyorum. Gün gelir yerlere atılır diye, elerim tutmuyor çizemiyorum resmini görenler tutulur diye…
12:Bu gece kayarken yıldızlar gökyüzünden ve gözümden yaşlar süzülürken, dilek tutmadım ilk defa sadece teşekkür ettim tanrıya, bu gece yanımda oldugun için…
13: Basın göğsüme yaslandıgında, tek düşmanım var. Geçip giden zaman…
14: Benim sana olan aşkım sagır bir ressamın , kristal bir yüzeye düsen gülün sesini

Ne demiştik bu aşka!

Cuma, Eylül 7th, 2007

Ne demiştik bu aşka!

"ayrı kara parçalarında,
ortak gökyüzüne bakmanın avuntusu var şimdi.
ne denir ki bu aşka…
yokluğumun kül tablasında, kırmızı rujlu sönmüş sigara izmariti
üzerine yatamadığımız bir yatak gibi kaldı aşkımız
ne denir ki bu aşka…
çarşafı bozulmayan bir sevdamız var şimdi…"

tasviri zor içimde başlayan ayrılıkların.
bana kalan, gözlerime delici son bakışın yalnızca.
oysa sözler vermiştik birbirimize değmeyecekti gözlerimiz.
arkanı dönüp giderken sen, ben içimdeki karanlığa uğurlayacaktım seni.
sevdiğin şiirleri alacaktın yanına giderken.
bir tek, bir tek bana yazdığın ilk ve son şiiri yanıma,
başucumdaki tozlu günlüğün sayfalarında bırakacaktın.
orada yazdığın son satır gibi hayatın tuhaflığına bir kez daha küfredecektin.
gözlerine bakıp "ne diyebilirim ki gidişine" diyecektim…

birlikte izlemeyi en sevdiğimiz filmin son sahnesi canlanacaktı o an gözlerimizde.
hani kız giderdi son sahnede, o meşhur jön, güzel yüzünde yağmur damlalarıyla kış soğuğunda sabahlardı,
üzerlerinde isimleri yazan tahta bankın üzerinde.
zaman geçtikçe çiğ yağardı lacivert paltosunun üzerine
ve sen o an sımsıkı sarılıp bana,
"sakın beni böyle ayazda bırakma" derdin her defasında.
başını dayadığım sıcak göğsüm verirdi bunun yanıtını sana.
şimdi başım ayazlarda, üzerimde paltom yok,
ayaklarım çıplak gidişine.
çakıl taşları canımı acıtmakta, yüreğime karlar yağmakta…
söylesene bana…
ne denir ki bu aşka…

gözlerim kangren kabuslara uyanmakta.
sanki tüm hazineleri keşfedilmiş ruhumun.
tüm gözler görmüş en gizli anlarımı , sensiz bu kadar düşecek miydim elden ayaktan?

Seni düşünmenin suç, hiç düşünmemenin kabahat olduğunu bildiğim halde
Ayrılık ayrılık kokarken avuçlarım
çığlık gibi iner adın, usul usul üstüme
işte bu yüzden ağır ağır çökerim bulunduğum yere,
Kanayan yerlerimi görmemeni istedikçe, utanır arsızlığım yalan olur;
Şarap tadını verir ağzımda işte o zaman yalnızlığın..
Bir tutam toprak kokar, bir tutam gece, kaç zaman oldu kokun sinmeyeli üstüme…
Kaç gece yürümedik ıslaklığında çimlerin yalınayak, deniz olup kaybolmadık maviliğinde ufukta geçen gemilerin…
şimdi geçmişe dair izler taşıyorum yüreğimde.
ne zaman uzaklığını fark etsem karanlığın korkusu iniyor yüreğime.
dokunduğun bir eşya, nefesinden yoksun bir oda belki de
umulmadık bir sessizlik kaplıyor yüreğimdeki yedi veren bahçeleri .
geçmiş bir aşkın sureti var şimdi avuçlarımda
bambaşka bir iklimdeyim sanki
zaman tükendi bende, pusuda bekliyor şimdi beni yalnızlık.
anladım ki sevmek lanetli
söyle sevgili;
ne demiştik bu aşka!..

Zeynep Günizi

GİTGİDE ALIŞIYORUM SANA

Cuma, Eylül 7th, 2007

GİTGİDE ALIŞIYORUM SANA

Gitgide alışıyorum sana… Hiçbir alışkanlık bu
kadar güzel olamaz… Ellerin ellerimden uzaksa
nasıl güçsüzüm bilemezsin…Yanımda olduğun
zamanlar; sigara dumanı gibi ciğerlerime doluyor,
alkol gibi damarlarıma yayılıyorsun… Durmadan
başım dönüyor verdiğin hazdan… Alışkanlıklar
daima korkutur beni… Düşünki ben yaşamaya
bile alışkın değilim… Kendimi kendime alıştıramadım
yıllardır… Fakat şimdi sana alışıyorum… Alıştıkça
özlemim artıyor, daha yoğunlaşıyor. Yalnız içimde
garip bir korku var. Sana tüm alışmaktan değil seni
kendimealıştırmaktan korkuyorum… Bir gün sana
şimdi verdiklerimden daha güzelini daha değerlisini
verememekten korkuyorum… Bir gün ansızın
ölmekten ve seni bana olan alışkanlığınla
yapayalnız bırakmaktan korkuyorum… Oysa ki
her zaman ve günün her saatinde yanında
olmalıyım senin… Bana alışmış olmaktan pişmanlık
duyacağın bir dakikan bile olmamalı… Bütün
zamanlarını zamanlarımla karıştırıp emsalsiz
bir zaman bileşiminde yaşatmalıyım seni…
Uykularda bile aynı rüyayı görmeliyiz. Her
şeyin ve her zevkin yarısı senin olmalı, yarısı benim…
"Bana alış" demeyeceğim… Nasıl olsa alışacaksın
bir gün… Şimdi çirkinliğimde güzellikler bulan
gözlerin, o zaman en güzeli görecek bende!
Alışkanlığınla, sevginle yepyenibir "ben"
yaratacaksın benden! İlk defa sevilmenin
ürpertileri içindeyim inan. Sevgimle mukayese
edebileceğim tek şeyi beni sevmende buldum…
Ömrümde kimse bana sevmenin gerekliliğini öğretmedi.
Kimseden sevgisini istemedim, verdiler almadım.
Bencildim bir zamanlar, sevmek benim hakkım
diyordum. Oysaki şimdi bir zamanlar hiç sevmemiş
olduğumu kendi kendime biraz da utanarak itiraf
ediyorum. Asıl büyük sevgiyi seni sevmekte buldum
ve sevgim senin sevginle değerleniyor, ayrı bir anlam
kazanıyor… Sevgin olmasaydı değersiz bir cam
parçasıydım.Sevginle bir aynayım şimdi. Bana
bakanlar baştan başa seni görecekler içimde…
Bir zincirin iki halkasıyız seninle anlıyor musun?
Aynı kadehte karışmış iki içkiyiz. İki kelimeyiz seninle
birbirini tamamlayan. Her yerde iki olduğumuz için
bir bütün haline geliyoruz durmadan… Alışkanlığım
devamlı sana çekiyor beni… Durup durup
dudaklarını öpmek geliyor içimden… Saçlarını
okşamak geliyor, ellerini tutmak geliyor… Kokunun
tenime sindiğini hissediyorum geceleri… Teninin
dudaklarımda eridiğini hissediyorum… Boynunun
en güzel yerini benden başkası bilemez artık…
Seni kimse benim kadar benimle bir bütün
olduğuna inandıramaz…Gitgide bu alışkanlığın
içinde kaybolduğumu hissediyorum… Beni
yaşadığım zamanın dışına çıkarıyorsun. Bir gün
tarih öncesinde yaşıyoruz , bir gün bulutların
üstünde… Uzun süren bir baygınlık sonrasının
o anlatılmaz baş dönmesi içindeyim…
Bütün merdivenler birbirine eklendiği zaman
seninle vardığım yüksekliğe erişemez…
Açılmış bütün kuyuların derinliği içimde seni
bulduğum yer kadar derin değil… Alışkanlık
kozasını ören bir ipekböceği gibi gitgide tamamlıyor
bizi. Emsalsiz bir oluşun içinde yuvarlanıyoruz.
Korkunç bir yangın başladı yüreklerimizde.
Özlem, kıskançlık, arzu ne varsa içimizde hepsi
birdenbire tutuştu. Alev almayan bir yerimiz kalmadı.
Alevlerimiz muhteşem bir kızıllığın içinde yıldızlara
kadar uzanıyor. Hiç bir su, bu ateşi söndüremez
artık. Nehirle, denizler boşalsa üstümüze
hiç sönmeyeceğimizi biliyorum. Bu yangın
biz birer kor haline gelinceye kadar sürecek. Önce
bakışlarımız alıştı birbirine, sonra parmak uçlarımız…
Bu oluş tamamlandığı anda yeryüzünde bizden
güçlüsü olmayacak! En mutlu olduğumuz yerde en
güçlü de olacağız seninle… Bu bir sonun değil bir
varoluşun başlangıcıdır.Geçmişteki tüm alışkanlıkların
bana alışmanı önleyemez artık…

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Kalbimin Sahibi

Cuma, Eylül 7th, 2007
Kalbimin Sahibi

Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya
daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere,
kalp nakli için ilân vermişlerdi… Canını feda edecek birini arıyorlardı…
Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.

Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu…
Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı… Yine de
engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına,
fakir ama onu seven sevgilisi… Her gün aynı şeyleri düşünüyor,
anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu…

"Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti
delikanlı… Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu…Sevgiye muhtaç biri,
sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki… Ama olmamıştı işte,
dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş,
onları ayırmıştı… İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi…
Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi…

Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti…Her günü zehir,
her günü hüsran… Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini
kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı
bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı…
Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı,
bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini
seyrederdi… En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş,
koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu.
Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa,
kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama… Zaten artık ölüm umrunda
değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki…

Tekrar o geldi aklına… Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa
yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık…
Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek
istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek
istemiyordu… Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle
paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini
silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir
ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha
ağır geliyordu genç kıza… Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada…
Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti.

Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler
içinde daldı… Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü
bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı…
Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı…

O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve
görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini
açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti…

Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir
türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu…
Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı… Kalbi yine sızlamaya başlamıştı.
Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu
uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu…
Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama
ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor.

Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün
onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan
kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi.
O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi
görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine
dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle…

Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti.
Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne
olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı.
Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı
atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı.
Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği
sevdiğinin kokusu vardı mektupta… Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip
oturdu yavaşça… Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.

"Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını
bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim… Her
günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu…

Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da
hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım… Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce
ağladım… Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında
olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime,
sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım… Ve bir gün her şeyi değiştirecek
bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim.
Ve değerlendirdim… Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye…
Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık…

Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan
gelebiliyorum. Hem de her gece…Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken
yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi
bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi
sevmemizin altıncı senesi… Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da
sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak
olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona… Seni senden bile çok seven bir
sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu?
Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim

SEVMEK Mİ SEVİLMEK Mİ?

Cuma, Eylül 7th, 2007
SEVMEK Mİ SEVİLMEK Mİ?

Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.

- Neredeyim ben? Siz kimsiniz?

- Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun?

- Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar…

- Evet, kapıyı sana açtığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana ilk söylediğin söz suydu:

"Ben Tanrı’nın hediyesiyim" Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlayacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için:

- Peki ya sonra ? dedi.

- İşin doğrusu ben Tanrı’dan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu anda yattığın yerde sızıp kaldın zaten.

- Dün geceden beri yerde mi yatıyordum? Diye sordu şaşkınlıkla.

- Evet, düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrı’nın seni almasını bekledim. Ama görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrı’nın hediyesisin böyle?

Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla:

- Lütfen benimle alay etmeyin, dedi.

- Alay etmiyorum. Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel. Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya, doğal olmaya çalışıyordu.

- Benim adim Ferda. İki sokak ilerideki sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yasadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum.

- Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum. (Bir an duraksadı Kemal). Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi?

- Biraz öyle…

- Hiç… Hiçbir şey düşünmedim.

- Neden?

- Özel olarak hiçbir insan üzerinde düşünmem pek.

- Gecenin yarısında kapını çalıp evinde yatan bir kız hakkında bile mi?

- Evet…

- Çok garip bir insansın.

Kemal sustu… ve sonra

- Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak mümkün müdür sence?

- Tabii ki değil.

- İşte şu toplumda gördüğün bir çok insan ve sen… Hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Su toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamana, kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo… Bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek.

- Kendini soyutluyorsun insanlardan.

- Öyle de denebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara.

- İnsanların sevgisini de reddeder misin, örneğin?

- En başta onu. Bugünün sahte sevgileri bir insanin kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.

- Ama insan hiç sevilmeden yasayamaz ki…

- Bunda yanılıyorsun. İnsan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. İnsan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun bence sevilmek değil sevmektir.

- Sevdiğin halde sevilmiyorsan?

- Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanin içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir, sevilmek değil. Bunu evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin.

- Nasıl yani?

- Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir. Ferda’nın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine.

Bunu fark eden Kemal:

- Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bugün ikinci tas devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Simdi ise her şeyimiz yumuşacık, yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taslar vardır, üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki… Kemal’in gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını, ihanetlerini, buruklukların, kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik…

Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda’nın gözleri önünden. Eğer Kemal’in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında. Bir anda gözleri duvarda bir çerçevede olan mısralara takıldı:

"Donuk sevgiler çağındayız Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor Sevgi… Yaşanmayacak kadar güzel, Fark edilmeyecek kadar sade, Duyulmayacak kadar doğaldır."

Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda’ya:

- Biliyor musun bir çocuğa verilecek en değerli besin şefkattir. Ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu işte şu insanları görürsün karşında… Şefkat ve cesaret kurbanları… Kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır öylelerine göre… Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar… Dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti taşıyan bu insanlar kalplerine dokunan bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve su sözleri duyar gibi olursun onlardan: " Dağ düştü üstümüze Yıkılmadık ama İnsan değdi tenimize Acısı yıktı bizi…! Cesaret onları o kadar sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür.

Kemal sustu birden. Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal’i.

- Niye sustun?

- Bana ne şefkati öğrettiler nede cesareti.

- Ama tüm bunları biliyorsun sen

- Nasıl olduğunu merak ediyorsun değil mi, anlatayım. Bir an durdu sonra:

- İnsanların nefretinden sevgiyi, ihanetlerinden sadakati, korkaklıklarından cesareti öğrendim.

- İnsanlar bu kadar acımasız mi? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?

- Bırak sevgilerini gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki hayran olmamak elde değil biliyor musun? Sevgi ve ihaneti sanatsal bir uyarlamayla o kadar güzel sahneye koyarlar ki son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu. Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümü beklemendir. Anlıyor musun?

- Sen sevilmekten korkuyorsun

- Belki…

- Neden? - Neden mi? Ben her insani kalbime misafir edebilirim, sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim insani rahatsız edecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karsılaşacağımı. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bunlardan haberdar mı?

- Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı. Sevmek sevilmek, nefret sevgi… Hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.

- Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin.

- Nasıl?

- Kendini tanıyarak… Yalnız kaldığın anlarda…

- Yalnızlıktan kaçmışımdır hep…

- Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene, doğarken de yalnızsın, ölürken de. O halde yasarken yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi?

- Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka?

- Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayın olduğunu görebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına geçip ağıt yakıyoruz… Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdın biliyor musun?

- Anlamadım!

- Dünyada bir tek kişi vardın aslında. O bir tek kişinin içinde beş milyar insan.

- Benliğim bu kadar kalabalık mi?

- Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe, yan yana… Hatta o kadar acı çekersin ki acı, acı olmaktan çıkar…

- Sözlerin çok karışık.

- Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur. Düşünceleri de öyle. İnsanlar paradoksal düşünmeye alışık değiller. Bu yüzden anlaşılmıyoruz. Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiçbir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemal’in sözleri ile uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor, bazen saçmaladığına karar veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ara sıra arkadaşlarına anlatmak istiyordu onu. Ama kimsenin anlamayacağından emindi. Günler geçiyor, yüreğinde Kemal’e, karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. İnsanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır miydi? "Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölmüş değildir hiçbir zaman". Evet, bu söz de onun değil miydi? Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdiğini söylemeliydi.

Ferda Kemal’in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu, taşınmıştı… Evin bekçisi yaklaştı Ferda’ya:

- Kızım, adinizi öğrenebilir miyim?

- Adım Ferda, Kemal Bey taşındı mi?

- Evet kızım, taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini, bana bile. Bir mektup bıraktı sana. Gelirse verirsin dedi. Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu.

Sabırsızlıkla mektubu açtı. "Ey sevgili, Seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim sana sanırım (ne kadar öğretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın, ne de ben sende. Sen beni kendinde, ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız.

Sakin sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatin hem çekirdeği hem de meyvesidir. Bir ağaç, meyvesiyle seni kendine çağırıyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır, kendisine değil.

Ey sevgili, Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barışı arıyorsun. Bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun. Ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun. Bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu tutuyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun. Bense ülkemi arıyorum. Yolları aydınlık, insanları ümitli ve huzur dolu olan bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun, bense haykırıyorum.

Sakin unutma:

Kalbim paylaşılamayacak kadar senindir. Seninle bile. (Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?) "

Alıntıdır…

Adam genç kadına seslendi:

Cuma, Eylül 7th, 2007

Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!
Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!

Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.
Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu…
Biri ilkbahar, diğeri güz.

….
Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!
Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!

….
Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı… Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu
….
Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!

….
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!

Kadın irkildi;
- Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet… Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!

Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın…
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü
:
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle…
Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?
Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!

:
Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.

Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar…
Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun
Haykırışı yağmura karıştı.

Gündüzleri sevmiyorum artık..

Cuma, Eylül 7th, 2007

Gündüzleri sevmiyorum artık.. Gecelerde yaşıyorum, geceleri seviyorum… Çünkü gündüzler korkutuyor beni… Çünkü gece sadece sen oluyorsun aklımda. Biraz hayal gücü ve seni yanımda buluyorum tam boğulurken. Tüm benliğim senle doluyor ve ben sen oluyorum sen de ben. Dedim ya, geceleri seviyorum ben…

Her saniye aklım karışıyor sensizken. Her saniye uzaklaşıyorum hayattan. Senden,kendimden. Sensiz oluşum dokunmuyor bana. Bana ağır gelen seni unutmak. Yaşamaya çalışırken seni aklımdan çıkarmak. Pastel renkler siyah olunca kalıcısın aklımda, her gecede, her karanlıkta seninleyim. Bu yüzden geceleri uyumuyorum. Çünkü her gece seninleyim sensizken yatağımda… Dedim ya, geceleri seviyorum ben…

Senin varlığındı kalbimin kapılarını açan, sendin anahtarı kalbimin. Ne kelimeler yeter anlatmaya, ne de kağıt kabul eder kalemden dökülenleri. Sadece yaşadığım anlardan kalan anılarım yetebilir seni anlatmaya…

Aşk yok, aşka inanmam dediğim anlarda çıktın karşıma. Önce gülüşündü seni bana çeken, sonrasında o gülüşün altındaki yaralı yüreğin…
O gün, hani seni gördüğüm ilk gün; tren istasyonunda yağmur altında saatlerce oturduğumuz ilk gün. Sözde tren beklerken onlarcası geçip gitmişti de aldırmamıştık. Yağmur bedenimi ıslatırken, her damlada bir kat daha sana aşık olduğum gün… Yaşama döndüğüm, aşkın varlığının kanıtını gördüğüm gün…

Ve sonra…. Sonu olmayan bir yaşam içinde asla gecesi olmayan bir gün gibi doğdun hayatıma. Oysa senden once “yağmurlar bile isyan ederdi akıttığım yaşlara onlar bile benim kadar ağlayamazdı”. Ya bu ben değilim, yada zaten ben bende değildim… Hayallerde yaşatılabilirdin, bir rüyada yer alabilirdin, belki de bir masal karamanı olabilirdin ama benim olamazdın…

Sen gideli iki gün oldu.. Asırlara bedel iki gün.. Ellerim ceplerimde caddelerde yürüyorum. Birlikte dinlediğimiz şarkılar kulağımda. Ya da odama kapıyorum kendimi, görmek istemiyorum senden başkasını. O kadar çok alışmışım ki sana. Senin üzerine kurulmuş tüm hayallerim. Sen gittin, ben bittim, hayallerim yok artık geleceğe dair…
Bil ki; içimde her zaman sıcacık kanayan bir yara olarak kalacaksın. Sana istediğim zaman söyleyemeyeceğim belki sevgimi ve ulaşamayacak uzattığım ellerim ellerine. Ama ne olursa olsun sana olan sevgim her an artarak yaşayacak bende." ……
İşte bitti; “Vazgeçtim Senden” ve belki de seninle birlikte kendimden…

Sıkı Tut Yüreğini

Cuma, Eylül 7th, 2007

Sıkı Tut Yüreğini

Düşmek; bazen bir daha kalkamamaktır.

Bazende, daha iyi kalkmak toparlanmak, eskisinden daha diri olmamaktır ruh için.Elbet beden düşecek toprağa tıpkı bir yaprak gibi.

Bir kıvılcım gibi söner bedenler.Elbet bedenler toprak olur.
Ya düşen yürekse ve ruhumuzsa ne olur?

Yaşamın pırıltılarında esir ettiğimiz sımsıkı tutamadığımız yüreğim ne olur,ah yürekler ne olur?

Tutabilmek hayatı ve tutunabilmek biryerlere,birşeylerin ucunda olsa… Sımsıkı tut yüreğini ki tutundum diyebildiğin birşeyin olsun. Her insanın en çok aşina olduğu kadar bir o kadar uzak olduğu menzil değilmidir yüreğimiz ?

Ne kadar ara verirse versin insan. birşeye ara vermemeli yüreğine onu hep sıkıca tutmalı ve tutunacak bir yer bir liman aradığında içinde bulmalı onu,
coşturmalı değil mi çağlayanları?
Açtırmalı tüm lalelezarları yüreğinde.
Sıkı tut yüreğini hem de sımkısı kaçmasın .

Niye sıkılıyoruz ki ?
Neden hezeyanlar neden yüreğimizde med-cezirler ?
Galiba tutamıyoruz/tutunamıyoruz, hiç bitmiyor yürek fırtınasıda ondan.
Ne ümitler saklıyorum içimde ve de son nefese kadar saklayacağım ben.

Ümit o ki; hiçbir çile ve zorluk ruhu yıpratmasın, yolundan alıkoymasın.

Bedenimiz elbet eskir, pörsür. ya ümitlerimiz hayallerimiz ve tabi ki sıkı sıkı sardığımız, sarıldığımız yüreğimiz?

Sıkı tut yüreğini;
Çık onunla çimenler üzerine.
Katıl sende hayallerindeki mavi turlara
Savaş Don-Kişotlar gibi yeldeğirmenleriyle
Dal seyrine sevgilinin gözlerinde maviyle tüllenen enginlere…
Koş işte yüreğinle tut ellerinden, yürüt onu çocuklar gibi…
Seherlerle uyan, yalvar Allah”a en güzel esmalarla ve içten dualarla.
ilahi mesajlarla açılsın kalp barajların.
Potansiyele dönüşsün içindeki tutkuların, arzuların…
Dostlarla ol,dost ol herkese ve herşeye. Sevgiliyle ve en sevgiliyle muhabbetler et. Yüreğinin çare-i yeganesine hem dem ol.
Mideni düşündüğün kadar onu da düşün, besle büyüt en lahuti manalarla.

Yorgunluk ,dermansızlık belirir çok zaman.Düşünemez insan, farkedemez neyi kaybettiğini ve kaybederken neleri yitirdiğini…

Ruhu sıkı tutmalı ki, düşmesin!
Mühim olan o çünkü…
Ve bir papatyanın düşen yaprakları sana ;
düştüm,düşmedim der gibi :
Ben seni tutuyorum düşmeyesin diye, sönmez ümitler dolduruyorum içine…
Pörsümez sevinçler, dipdiri hayallerle…

Nede olsa benim yüreğimsin yine de söküp atamam seni!
Sıkıca tutarım düşürmem seni bir daha söz…
Biliyorsun ben sensiz asla yapamam.

Sımsıkı tut yüreğini ki; düŞmesin !

Ve sımsıkı sar ki onu; fazla üşümesin…

Turgay ŞEREN

Üşürdü Gözlerinde Laleler

Cuma, Eylül 7th, 2007

Üşürdü Gözlerinde Laleler

Soluğu yetmemiş bütün sevdaların yitik aşkla yüzleşmesinde
Bütün renkler uyumsuz yaşadılar asırlarca ruhlarında aşkları
Sessizliğin özleme sarılıp yattığı kahırlı ve ilençli gecelerde
Sivri bir bıçak doğrardı yürekte hiç açılamayan sarı laleleri

Sesinin turkuvaz özleminden bir sıyrılabilsem yalnızlığıma ve sana olan dirayetsizliğime aldırmazdım. Karalayıp karalayıp bir kenara tutuşturduğun sözlerimi bir bütünleyebilsen, anılarına bir daha dönüp bakmazdın. Gece utangaçtır kadınım, giysileri ayağa düşen bir yosmadır. Soğuk odalarda aşkı kutsamazsan soluğunla hasreti sonsuza dek giyecek bir hastadır. Ben senin yokluğunda düşlerimi gülüşlerinle birlikte ısıttım, ama yüreğim ağlamaklı kaldı kadınım.
Bilmelisin ki, duruşuna inanmadığımız hiçbir pozda yansımamızı beğenmeyiz. Fırtınası yürekten gönüle taşan, an gelip aşkı yazanları bile ağlatan özlem sarılışlarından bile kaçar yürek. Ak kağıtlara damlayan gecelerin sözcükleri kurulanmadan, yeni düşünüşlerle kavrulmalara savrulur garip yürek. Sadece yüreğin değil kadınım. Seni sevmeme, sana bağlanmama biliyorum ki, en fazla gözlerin sebep.
Peçetelere düşürürdün kimi göz yaşlarını. Mor gülüşlerin kaldırımlarında yürür, rengi içimde biçimlenen eksizlerinin mutluluğunda hasretlere düşerdim. Ansız bir sepken gibi üşürdüm ellerini özleyince. Yüreğinin dereleri içimdeki denizlere yönelir, lirik bir yürek dağlamasının sorgularında, yüreğimi gönlünün sularında yıkardım.
Yelkenini şişirdikçe biz hüznün, matrak bir hava dolardı içimize. Yamalı düşlerin geri dönüşüm ağrılarında sözün ülkesine sürerdik aşklarımızı. Yalnızlığımıza yetmeyen ve içimizdekileri asla söndürmeyen sevda gözlerinde çorak umutlarımızı arardık. Ömür kıvrak bir rakkase gibi dönerdi önümüzde, sancılı başkaldırılarla.
Kimi özgürlük, ya da çok sevmenin kayıplarını konuşurduk güneşi uğurlarken biz. Dalgalar bizi dinler, martılar balıkların geçişini seyrederdi parlak sularda. Eski sevdalar ara ara yoklardı bizi, ellerimiz bakışlarımızdan sıkılınca. Sardıkça birbirimizi rüzgarın bile avuçlarını ısıttık biz. Damacana bakışlarla dingin resimlerde öyküler derdik. Her ayrılığın öpüşlerinden gözyaşlarımızın kapaklarını açtık.
Oysa, sen üşüdükçe bir yanım eksik düşerdi gözlerine. Ertelenmiş, belki de hiç söylenmemiş sözler gibi bakışlarına tutunurdum. Serüvenleri dilde biçimlenen, öpüşlerle güçlenen ve şiirlerle dillenen bütün sevda denemeleri, başlığı en sona bırakılan yazıtlarca tiz çığlıklara dönerdi sırtını.
Okkalarca altının serpiştirildiği, onlarca yüreğin ellerini ve terlerini sıvadığı görkemli saraylarda aşksız gölgeler dolaştı geceleri. Mermer yalnızlıklarıyla ışığa baktı, boş odaları, avluları voltaladı. Ne içinin gölgelerini sevdi, ne de ruhunu görebildi. Göz yaşlarının sarmalında ömrü boyunca mecnun gibi, hiç olmayacak Leylasını aradı.
Denizlerin yıldızları ağırladığı, göklerin kendi göz yaşını silemediği ve en çok da gözlerinde sevdiğim bir hayatın çok uzak bir kentinde bitimsiz halaylara durdum seninle. Görkemli saraylarda, mavi yansımaların düştüğü avlularda sessiz resimler çizdim senden habersiz. Çekince ellerini ellerimden gecenin yakasından tuttum, silkeledim bütün sahte kalabalıkları ve şiirler yazdım sana, artınca martıların çığlıkları.
Ezberlenmesi zor bütün şarkıların zehirli sözlerinde yasak bir mevsimin senfonisiydi yaşadığımız. Alaturka sahnelerde ellerimiz utangaç replikleri karıştırırken, kimliğini kaybetmiş anlamsızlıklarda el yordamıyla araladık renkli mekanları. Her sırrın bir gün kendine döndüğü, her yanlışın doğruyu bulduğu aşkın sevda bahçelerinde ‘üşürdü gözlerinde senin laleler’.

Selahattin YETGİN

Gül ve Mektup

Cuma, Eylül 7th, 2007

Gül ve Mektup

Merhaba,
Merhaba uzakların nazlı ve şirin papatyası,
Asi ve hırçın bir bulutun fırtınası,
Merhaba sılamın mavi rengi,
Aksi çiçeğim, doğunun buğulu rüyası,
Sırrım ve gizemim, son limanım merhaba.

Tarifini yapmalı yeniden,
Seninle sevdanın
Ve bu sevdaya
Hiç ayrılık,
Hiç hüzün,
Hiç mutsuzluk,
Hiç acı
Hiç özlem katmadan
Yaşamalı yeniden…

Bir bilsen kaç soru işareti gelip yordu beynimi, kaç tane yarım şiir bıraktım hasrete dair, görseydin kaç geceyi kapımın önünde geçirdim yıldızlara dalarak. Dinlediğim her aşk şarkısına eşlik ettim ve her ayrılık şarkısını, her özlem türküsünü sana hediye ettim.
Ağır geldi akşamların yalnızlığı, umudumu kuşların kanadına, umutsuzluğumu toprağa armağan ettim. Kuşlarım sana geldi mi bilmem ama umutsuzlukla başım dertte. Ellerimle bakıp büyütmeliyim, gözümden sakınmalıyım umudumu ve sana saklayabilmeliyim ki sen bulduğun zaman sevincine hazır olabilmeliyim.
Yüreğimizde bir nisan yağmuru, tüm heybetiyle oluşan gökkuşağı, hafif ıslanmışız, caddeler boş, yoldayız. Toprak kokusu, tazelik, çiçekler, yan yanayız, zaman durgun bir göl gibi, yürüyorum gelmiyorsun bekliyorum sen yürümeye başlayınca ben gidemiyorum. Nasıl bir rüya bu, hem hiç uyanmadan devam etsin diye bekliyor bir yandan bedenimize hükmedemiyoruz.
Kimi günler çocuklar ellerinde güller bana doğru koşuyorlar, gülleri uzatıyorlar, güllere bakıyorum, ne kadar masumlar. Gülleri almak istemiyorum çocuklar üzülüyorlar ama bilmiyorlar ki elime aldığım her gül seni anımsatıyor bana ve ben dallarından kopmuş güllerin hayatlarının kısa olacağını biliyor, kahroluyor, için için ağlıyorum. Çocuklara da seni anlatamam ki, gülleri almıyor çocukların başını okşuyor ve içim buruk gülümsüyorum sana gülümsediğimi düşünerek.
Ayrılık ve acı neden hep aşkla beraberdir, neden aşk kedere arkadaşlık eder ve neden aşk, yüreğimize gelirken hasreti ve özlemi yanında getirir ve neden aşkın diğer yüzü hüzündür?
Gerçekler acıdır bazen ve acıtır. Aslında gerçeğin kendisi tatsızdır ona acı ya da tatlı olmayı biz emreder ve yükleriz. Bırak acı olsun, biraz hüzün, biraz keder olsun. Acı olgunlaştıracak, hüzün yaramızı kapatacak, keder sevgimizle heder olup yok olacak.
Sırrım ve gizemim,
Sanırım neşe, mutluluk, sevinç ve heyecan dolu bir mektup olmadı ama yüreğimden oldu, gönlümün en gizli yerinden oldu. Sahte değil saf ve temiz oldu.
Olsun be uzakların gülü, saklı bir şehrin saklı maşukuyum ben, yeri gelir böyle dolar, hüznü yazar, yeri gelir sağanak bir yağmur olur neşeyi yazarım. Şairlikte var hani ve her şair biraz divanedir de, sen divaneliğimize, şairliğimize ver.
Mutlu kal yağmur bulutu,
Sevinç yoldaşın olsun, hüzün bahçene uğramasın.
Seni hatırlayan bir kalp her zaman olacak, biliyorsun değil mi? O titreyen gülüşünü hisseden bir yürek var hissediyorsun değil mi? Mekânın uzaklığına rağmen sıcacık bakışını görebilen bir çift göz bu dünyaya kapanıncaya kadar olacak görüyorsun değil mi? Yaşadığını ve varlığını mutluluklarına ekleyecek bir yürek var duyuyorsun değil mi?
Neler duymak isterdin şimdi benden? Belki şu an bilemiyorum ama, ne dil seni anlatmaya, ne göz seni görmeye, ne el sana dokunmaya kıyamaz bence. Nadide bir çiçeksin işte böylece gül bahçemde bu yüzden ne veda ediyorum sana, ne hoşça kal diyorum, ne söylememi istersen onu söylediğimi düşün yeter…

Hakan BAHÇECİ

Sponsor
Sponsor