Ağız kokusu ve Nedenleri

Ekim 1st, 2008

Ağız kokusunun çeşitli nedenleri vardır. Çoğunlukla fena ağız kokusunun sebebi 90 oranda ağız içi kaynaklıdır. Diğer sebeb ise mide-barsak yada üst solunum yolu rahatsızlıklarıdır.Bunlara ilaveten özellikle çocuklarda barsak parazitlerine bağlı daha çok sabahleyin gözüken ağız kokusu oluşabilir.

Bazı sistemik hastalıklardda da diabet gibi fena koku görülmektedir.

Ağız içi kaynaklı kokunun sebebleri başlıca
1-kokulu yiyecekler
2-diş çürüğü
3-periodontaldişeti ve çevre kemik dokusuhastalıklar
4-sürekli ağız kuruluğu
5-tütün kullanma
6-yetersiz ağız hijyenikötü bakım

Dişhekiminiz size ağız kokusunun sebebinin belirlenmesinde yardımcı olur eğer sebeb ağız içi kaynaklı ise bu sorununuzun giderilmesinde gerekli tedavi planlamasını yapar.

Kötü Kokuyu neler yapar

Yediğimiz gıdalar solunumumuzu etkiler ,özellikle soğan sarımsak gibi yiyecekler kan dolaşımımıza geçerler,oradan akciğerlere transfer edilir ve nefesimizle dışarı atılır.
Diş fırçalama ,dişipi kullanımı ve ağız gargaraları ,sakız çiğneme kokuyu sadece geçici olarak maskeler.Vücut gıdayı elimine edene kadar koku kalır.Diet yapanlarda düzensiz yemek yemeğe bağlı olarak fena ağız kokusu olur.

Düzenli ağız bakımı olmazsa,gıda artıkları dişler arasında ,dilin ve dişetlerinin üstünde
birikerek ağızda kalır ,belli bir süre sonra kokuya sebeb olur.Protezlerinde iyi temizlenememesi fena kokuya sebeb olur .
Periodontal sağlığın bozulduğunun en önemli habercisi de fena ağız kokusudur.

Ağız kokusu
Ağızdaki çirkin kokuya kısaca ağız kokusu veya halitosis denir.Tıp tarihinde halitosis?e ait ilk yazılı belgeler 8. yüzyılda Mohammedan okuluna aittir ama muhtemelen insanlar ağız kokusundan daha eski tarihlerden beri yakınmışlardır. Bu belgelere göre ağız kokusunun tedavisinde gümüş kullanılmaktaydı.

Ağız kokusunu bir hastalık olarak tanımlamak zordur. Her sağlıklı bireyin sabah uyandığında ağızında çirkin bir koku bulunabilir. Bu sebeple kantitatif ölçümler yapılmadan fizyolojik ve patolojik ağız kokusu arasına keskin bir sınır koymak her zaman mümkün olmayabilir.

Patolojik ağız kokusu günümüzde medeni toplumlar da dahil olmak üzere oldukça yaygındır, aynı zamanda sosyal bir incinme sebebidir. Psikolojik sorunları beraberinde getirir. Ağız kokusunun sebep olduğu sosyal problemler biyolojik problemlerden daha fazladır. Hatta eğer ağız kokusu sosyal bir problem yaratmasaydı belkide bir hastalık olarak görülmeyecek, tedavisi için emek ve gayret sarfedilmeyecekti. Ağız kokusundan yakınan bireyler sosyal yaşantılarında kendilerine olan güvenlerini kaybedebilirler. İnsanların kendine olan güvenlerini artırmak amacıyla Japonya?da bir dişhekimleri odası, 2002 yılında ağız kokusunu engellemek için lokal bir kampanya düzenlemiştir. Taşınabilir bir halitometre, eğitim programı ve gönüllü dişhekimleri uygulamaya dahil edilmiştir. Katılım 70 civarında olmuştur.

Önbilgi: Koku, volatil uçucu ve aromatik kokulu kimyasal maddelerin, buharlaşma yoluyla havaya karışan moleküllerinin, difüzyon yolu ile yer değiştirerek, burundaki koku sinirinin N. olfactorii uçlarına varması ile algılanır. Bu sinir uçları, burun üst measındadır ve aromatik kimyasal molekül ile uyarıldığında elektriksel sinyaller üretir. Bu sinyaller merkezi sinir sisteminde integratör merkezlere ulaştığında ?koku? olarak algılanır / tanımlanır. Serebral patolojilerin bir kısmında hasta hiç koku alamayabilir anozmi, pek az koku alabilir hipozmi, her kokuyu abartılı olarak algılar hiperozmi, sadece kendisinin duyabildiği aslında olmayan bir kokuyu algılayabilir psödozmi. Bazen burun mukozasının infeksiyonlarında da benzer durumlar görülebilir. Bu sebeple ağız kokusuna sadece dişhekiminin değil, kulak burun boğaz ve nöroloji hekimlerinin de müdahalesi gerekebilir.

Etyoloji
Ağız kokusunda altta yatan sebep çoğunlukla dil papilleri arasına yerleşen proteolitik anaerop bakterilerin oluşturduğu volatil sülfür bileşikleri VSB dir. Tanımlanmış birçok VSBvardır fakat en sık rastlananları hydrogen sulfide, methyl mercaptan ve dimethylsulfide?dir. Bunlar bakterilerin ürettikleri çirkin kokulu uçucu gazlardır. Sebebi ne olursa olsun psikosomatik olanlar hariç, halitosis kaynağını genellikle bu VSB?nden alır. Bu maddelerin dil sırtındaki konsansantrasyonlarını ölçmek için ticari aygıtlar geliştirilmiştir. Bunlar basitçe gaz kromotografisi ile çalışan sulfit detektörleridir ve halitometre adını alır. Bu cihaz ile fizyolojik ağız kokusu bulunan bireylerde yapılan ölçümlerde yaklaşık olarak dil ucunda 0.006 µM, orta kısımda 0.4 µM ve dil kökünde 1,6 µM VSB konsantrasyonu bulunur. Halitosis yakınması olan bireylerde bu konsantrasyonlar çok daha yüksek bulunur. Dil ucundan, dil köküne doğru gidildikçe VSB konsantrasyonu artar.
Makale
Ağız kokusu insanlarda çok büyük güvensizlikler yaratır. Nedense birçok insan sebebini yanlış yerde tahmin ediyor. Bu nedenle de çoğu zaman yanlış çözümlere hatta antibiyotik gibi riskli önlemlere yelteniyorlar. Oysa evlerindeki imkanlarla çok daha kolay ve basit çözümler bulabilirler.

Kozmetik sektöründe iyi para kazanılanalanlardan biri de kötü nefes kokularına karşı olan ürünlerdir.

ABDdeki yıllık tüketim sadece ağız suları için 740 milyon dolar civarında ve nane şekeri veya ağız spreyleri gibi ağız koku

dispenserleri için de yaklaşık 625 milyon dolar para harcanıyor Almanyada ise bu rakamlar üçte bir civarında olduğu tahmin ediliyor. Türkiyede özellikle bir diziden sonra bu ürünlere yönelik satışlar patlamış durumda, ancak kimse rakam vermek istemiyor.

Halitoz ile ilgili, yani ağız kokusu sorunu ile bilim adamları ancak son yıllarda yoğun olarak ilgilenmeye başladılar ve bu nedenle de bu konu hakkında sanıldığından fazl önyargı bulunmakta. Amerikada telefonda yapılan anketlerde ortalama her ikikişiden birinin pahalı efes temizleyici sprey ya da ağız suları kullanığı ortaya çıktı. Güncel araştırmalar da gösteriyor ki, sadece yüzde 23lük bir kesim arada sırada kötü bir ağız kokusuna sahip oluyorlar. Üstelik bu durumda sadece, ağır baharatlı bir yemekten ya da kahvaltı yapılmadan sabahın erken saatlerinde oluyor.

İnsanların sadece 6sı sürekli ağız kokusu sorununu yaşıyor. Bu bilgiler ışığında gerçekten doktora gitmeden ya da kendi imkanları ile ağız kokusunakarşı önlemler almaya başlamadan önce gerçekten ağız kokusu sorununun var olup olmadığını iyi tespit etmek lazım. Bunu tespit etmek te hiç te zor değil. Size çok yakın olan eşinize de sorabileceğiniz gibi, çok yakın bir dostunuzun da bu konu da fikrini alabilirsiniz. Tam bir netice almak isteyenler ise: Bir kaç yıldır gaz kromatograflar ve özel sülfit monitörleri var. Bunlar nefesin yapısını kesin olarak gösterebiliyorlar. Ancak bu aygıtların yaygınlığından bahsetmek pek mümkün değil.

SEBEPLERDEN BİR TANESİ: DİLDEKİ TABAKA
Ağız kokusuna sebep olan faktörler arasında çoğu zaman vücudun hazm etme mekanizmasındaki sorunlardan kaynaklandığını düşünülüyor ve önlem olarak da bağırsak temizleyici maddeleri terapi olarak kullanmaya kalkışıyorlar. Yine bir başka kesim ise, dişlerin ağız kokusunun sebebi olduğunu düşünürler ve pahalı elektronik hijyen aletleri almaya kalkışırlar.

Ancak gerçek şu şekildedir: Vakaların 90ında ağız kokusu gerçekten ağızdan kaynaklanıyor ve müsebbihi orada duruyor. Tel Aviv Üniversitesinden Prof. Mel Rosenberg bunu belirttikten sonra ana faktörlerin de dilin arka kısmında yuvalandığını vurguluyor.Bu tabaka tükürük tarafından tam olarak temizlenemiyor diyor. Üstelik ufak buruşukluklar arasında da rahatça bakteriler yerleşebiliyor. Besin açısından da dilin arka kısmı çok uygun bir ortam oluyor nikroplar için.

Zira bu kısma sadece yemek artıkları gelmiyor, aynı zamanda nefes borunlarından gelen sekret sıvıları da buraya düşüyor. Bu kesintisiz besin kaynağını mikroplar örneğin çürümüş yumurta kokusuna sülfirik hidrojene dönüştürüyorlar. Ya da ayak ayak kokusunu hatırlatan izo valeryan asitine ve hatta hayvan kadavlarında bulunan kadaverine dahi dönüştürebiliyorlar.

İlk bakışta bunları okuduktan sonra dilin arka kısmındaki bu bakteri istilasına karşı antibiyotik kullanımı mantıklı gelebilir. Oysa bu erapi bir çok sorunu da beraberinde getiriyor. Bu ilaçlar sadece kısa süreli olarak dildeki tabakayı gideriyor ve ayrıca radikal etkisiyle de orada bulunan mantarların akteriyel karşıt maddelerini de yok ediyor. Sonuç: dil tamamen yoğun bir mantar tabakasıyla kaplanıyor. İşte bu noktadan sonra işler ciddileşiyor diye ikaz ediyor Dr. Rosenberg.

Ağız suları bakım antibiyotiğe göre daha az risk barındırsa da, sonrasındaki etkisi ve efekti de ona göre pek yok eterik yağların, da örneğin çok sevilen nane yağı gibi etkisi fazla abartılıyor.

DOĞUDAKİ GELENEKLER
Ağız kokusuyla ilgili tecrübe edilmiş bakımların sonucunda uzak doğudaki insanlar, yüzyıllardır uyguladıkları yöntemi, yani dişleri fırçalarken dilin arka kısmını da fırçalamayı uyguluyorlar. Onlarca klinik araştırma, bu geleneği zengin metodun başarılı olduğunu görsteriyor. . Bu araştırmalara göre daha ilk fırçalamadan sonra tabakanın büyük bir kısmı kayboluyor. Dilin düzenli olarak temizlenmesi, tükürükte tabaka oluşturucu bakterilerin sayısını da ciddi miktarda düşürüyor diyor Dr. Rainer Seemann.Günlük olarak bir veya iki dakika yeterli geliyor. Ancak dilin arka kısmında yaralanmalara neden olacak kadar da bastırılmaması gerekiyor. Daha detaylı temizlik yapmak isteyenler eczanelerden bir dil temizleyici de alabilirler. Bunların en basit olanı esnek ve aromalandırılmış suni bir şerit şeklinde bir kıvrıma dönüştürülüyor ve kenarları ile de dilin üstünden geçiriliyor. Dilin ucundan tutuluyor ve şerit ileri geri hareket ettiriliyor.

Yine uzak doğudan gelen bir metod da antep fıstığı ağacının sakızını çiğnemek. Sakızı çiğnemek sadece ağız salgılarını gaçirmekle kalmıyor aynı zamanda ağızdaki bir takım bakterileri de öldürüyor. Bu ağacın sakızına ulaşamayanlar normal sakız da çiğneyebilirler. Antbiyotik etkisi olmamasına rağmen ağız salgısını harekete geçiriyor ve birçok mikrop ta gideriliyor.

Klorofil drajeleri ve yeşil çay da bu konu da yardımcı olabilir. Bunun dışında: düzenli kahvaltı yapın, çünkü iyi bir kahvaltı ağızı temizliyor ve ağız salgısını harekete geçiriyor. Ağzın kurumasını önlemek için de burundan nefes alıp vermeye çalışın. Bir de çok ağır olmadığı sürece bu ağız kokusunu abartmayın, çünkü vücudun daha salgıladığı nice koku vardır.

Pamukçuk Hastalığı

Ekim 1st, 2008

Pamukçuk hastalığı nedir ?
Genellikle bebeğin doğumunun ilk haftasının sonunda kendisini gösteren bir dil ve ağız hastalığıdır.

Pamukçuk hastalığı neden ileri gelir ?
Mantar veya mantar sınıfından ilkel bir bitkiden ileri gelen bir hastalıktır.

Bu mantar nereden gelmektedir ?
Genellikle vajinasında hafif bir mantar hastalığı bulunan anneden. Çocuk rahimden çıkarken bu mantarla enfekte olur. Mantarın gelişmesi yaklaşık bir hafta sürer. Hastalık, ayrıca enfekte olan bir çocuğun kullanmış olduğu biberon başlıklarından da başka bir çocuğa bulaşabilir.

Pamukçuk ciddî bir hastalık mıdır ?
Hayır, çok rastlanan bir hastalıktır.

Pamukçuğun tedavisi nasıl yapılır ?
Mor kantaron (gentian violet) bir çubuğa sarılmış pamuk ile hafif hafif bebeğin ağız, dil ve damağına sürülür. Ayrıca mantara karşı bir ilâç olan «Nystatin» yine bu şekilde sürülebilinir veya bebeğe yutturulur.

Pamukçuğun tedavisi uzun sürer mi ?
Hayır. Bir hafta ile on gün arası bebek tamamen iyileşir.

Pamukçuk önlenebilir mi ?
Eğer annenin vajinasında ifrazat yapan bir mantar hastalığı olduğu bilinirse, doğumdan önce tedavi edilmesiyle önlenebilinir.

Hastanelerde bebeklere ayrılan bölümde bir bebekte pamukçuk görülürse bu bebek tecrit edilmeli midir ?
Evet. Böylece hastalığın öteki bebeklere bulaşması önlenir. Hasta bebeğin bakımında kullanılan bütün kap, çatal, bıçak ve kaşıklar da ayrı tutulmalıdır.

Şizofreni

Ekim 1st, 2008

Şizofreni Nedir?
Genellikle genç yaşlarda başlayan, kişiyi gerçeklerden, dış dünyadan koparıp kendi içe kapanık dünyasında yaşatan, düşünce, idrak, konuşma ve davranış problemleri gösterebilen bir ruh hastalığıdır.

Eski dönemlerde kullanılan erken bunama ifadesi artık kullanılmamaktadır. Genellikle 15-40 yaşları arasında ortaya çıkar ve toplumda ortalama yüz kişiden birinde görülür. 40-45 yaşlarından sonra nadiren ortaya çıkar.

Sebebi nedir?
Sebebi kesin olarak bilinmemektedir.
· Genetik
· Biyokimyasal
· Çevresel faktörlerin rol oynayabildiği söylenebilir.

Şizofreni, genetik yatkınlık zemininde çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Genetik etki çevresel etkiden ağır basmaktadır. Şizofren birinin çocuğunda şizofreni çıkacağını söylemek doğru değildir. Bir hastanın birinci derece akrabalarında ortalama şizofreni riski 8-10 dur. Ana-babadan biri hasta ise risk 12.5-13.8, ana-babanın ikisinin de hasta olması halinde risk 35-46 dır.

Başlangıcı ve seyri nasıldır?
Şizofreni çok değişik gidiş ve sonlanış özellikleri gösterir. Sinsi ve yavaş şekilde başlayabildiği gibi, ani-birdenbire şeklinde ve her çeşit psikolojik stresle de başlayabilir. Seyri sırasında alevlenmeler gösterebilir. Bu alevlenmeler kendiliğinden veya tedavi ile yatışabilir. Bazı hastalık tabloları ise kronikleşir ve süregen bir seyir izler. Hastalık bazı insanlarda ise iyileşmeler ve tekrarlanmalarla devam edebilir. Kimi hastalarda da az çok, hatta tamamen iyileşme söz konusu olabilir. Hastaneye yatarak tedavi edilmiş hastalar, sürekli ilaç kullanmış olsalar bile, yaklaşık 35-40 ı ilk yıl içinde ikinci bir nöbet gösterebilirler. Nöbet sayısı arttıkça kronikleşme ihtimali artar. Hastalığın gidişi ve sonlanışını önceden kestirmek hemen hemen imkansızdır. Yıllarca ağır şizofrenik durumda olup da normale yakın sosyal ve iş uyumu yapabilecek kadar iyileşenler az değildir. İzleme çalışmaları şizofreniklerin en az 30-40 ının orta ve iyi derecede düzeldiklerini, aile, iş ve sosyal uyum yapabildiklerini göstermektedir.

Belirtileri Nelerdir?
Şizofreni için tipik sayılacak bir belirti yoktur. Hasta görünümü, konuşması, kendini ifade etmesi, düşünce ve davranış problemleri ile kendini belli eder.
· Önemli hasta grubunda belirgin ilgisizlik, donukluk ve vurdumduymazlık söz konusudur.
· Kendilerine bakımları azalır ve tuhaf giysiler içinde görülebilirler.
· Konuşma bazen anlaşılır olabilirken, bazen de dağınık, belirsiz ve tutarsızdır. Gereksiz ayrıntılar, kelime uydurmalar ve ses olarak birbirini çağrıştıran kelimelerle dolu olabilir.
· Darmadağınık, tuhaf, tekrarlayan hareketlerin yapılması ve kendisine veya başkalarına yönelik saldırgan davranışlar şeklinde davranış problemleri yaşanacağı gibi, davranış hiç hareket etmeme, devamlı bir noktaya bakarak hiç konuşmama veya her şeye karşı çıkma şeklinde de ortaya çıkabilir.
· Bazı şizofrenler önemli düşünce bozuklukları yaşarlar. Başkaları tarafında takip edildiklerine, öldürüleceklerine, kendilerine kötülük yapılacağına gerçekten inanabilir, dışarı çıkmaktan korkar ve kendilerini eve kapatabilirler. Çevrede olup biten her şeyi kendileri için yorumlarlar. TV den, radyodan mesajlar aldıklarına, düşüncelerinin okunduğu, yayınlandığı ve çalındığını iddia edebilirler.
· Şizofrenide çoğu hasta sesler duyabilir. Bunlar genellikle olumsuz sözler, küfürler, komutlar, yaptığı eylemleri tanımlayıcı seslerdir. Hastalar bu seslere cevap vererek karşılarında biri varmış gibi konuşurlar. Zaman zaman da gözlerinin önüne çeşitli görüntüler geldiğini ifade edebilirler.

Seyrini etkileyen faktörler nelerdir?
· Erken başlayan, sinsi ve yavaş ilerleyen, başlaması için bir sebep bulunmayan, ailesinde genetik yüklülüğü bulunan, hastalık öncesinde içine kapanık olan, bekar olan hastaların seyri genellikle kötüdür.
· Hastalık öncesi kişinin sosyal becerileri gelişmiş durumda ise okul, aile ve mesleksel konularda iyi durumda ise hastalığın gidişi ve sonucu daha iyi olacaktır.
· Toplumda, ailede ve hastanın kendisinde beklentiler düzeyi yüksek olduğu oranda hastalığın seyri kötüleşmektedir.
· Gelişmekte olan ülkelerde şizofreni seyri gelişmiş ülkelere göre daha iyi bulunmuştur.
· Hastaneye yatış sayısının çok ve sürelerinin uzun oluşu durumlarında ve çok eleştirici, hastaya aşırı düşkün ve karışan ailelerde seyir olumsuzdur.
· Hastalık derin uyum bozukluğuna yol açacak niteliktedir. Beklenti seviyesi düşürülmedikçe hasta ve ailesi büyük stres altında kalmaya devam edecektir. Bu da seyri olumsuz etkileyebilmektedir.
· Tedaviye düzenli devam eden, aileleri yakın işbirliği kuran ve sürdüren hastalarda seyir daha iyi görünmektedir.

Şizofreni nasıl tedavi edilir?
Hekim kontrolünde düzenli ve uzun süreli ilaç tedavisi esastır. Burada kullanılan ilaçlara antipsikotik ilaçlar denmektedir. Son yıllarda hızla artan ilaçlarla bu hastalara eskisinden çok faydalı olunmaktadır. Bu ilaçlar bağımlılık yapmayan ve hastanın tedavisini sağlayan ilaçlardır. İlaçların uyuşturduğu endişesi, bu ilaçların uyuşturucu olduğundan değil, daha ziyade yan etkilerinden kaynaklanmaktadır. İlaç tedavisi her gün ağız yolu ile alınacak ilaçlarla yapılabildiği gibi, özellikle ilaç uyumu sağlıklı olmayan hastalarda bir-dört haftada uygulanacak depo uzun etkili iğnelerle de yapılabilir. Tedavinin etkili olmaya başlaması için yaklaşık iki haftalık süre gereklidir. Bu ilaçlar hastalık belirtilerini çoğu zaman kontrol altına alabilmekte ve kişinin insan ilişkilerini, sosyal ve mesleksel aktivitelerini düzeltebilmektedir. Ayrıca nükslere bağlı hastane yatışlarını da oldukça azaltabilmektedir.

İlaçların yan etkileri vardır!
İlaç tedavisi sırasında hem ilaçların etkinliği hem de yan etkiler açısından hastalar yakın şekilde izlenmelidir. Özellikle nörolojik denen yan etkileri hastaları oldukça rahatsız etmektedir. Bunlardan sık rastlananlar boyunda kasılma, gözlerde kayma, kişinin robot gibi olması, titreme, durduğu yerde duramama, huzursuzluk sayılabilir. Çok uzun süreli kullanım sırasında özellikle ağız çevresinde istemsiz hareketler ortaya çıkabilir ve bu durum kalıcı olabilir. Bu yan etkiler ilacın değiştirilmesini gerektirebilirler. Ayrıca ağız kuruluğu ve görme bulanıklığı gibi yan etkiler de çok rahatsız edicidir. Bu konuda hasta ve yakınlarının bilgilendirilmesi gereklidir. Sık kullanılan Akineton ilacı ise tedavi amacı ile değil, ilaçların yan etkileri için kullanılan bir ilaçtır. Özellikle hanımlarda memeden süt gelmesi ve adet kesilme problemleri gibi hormonal yan etkilere sebep olabilirler.

Yeni ilaçların özelliği nedir?
Son yıllarda kullanıma giren yeni ilaçlar, yan etkileri açısından kullanımı ve ilaç uyumunu oldukça rahatlatmıştır. Atipik antipsikotikler denen bu ilaçlar daha az yan etkiye sahip olmakta, daha az ilaç uyum sorunu doğurmakta ve yaşam kalitesini arttırmaktadır. Ancak çok pahalı olma gibi dezavantajlara sahiptirler.

İlaç kullanmama halinde ne yapılır?
İlaç kullanmayı reddetme sık karşılaşılan önemli bir sorundur. Hastalar, genellikle hastalıklarını kabul etmedikleri için ilaç kullanmak istemezler. İlaç reddi çoğu zaman yan etkilerden dolayı olur. Ancak bu böyle değilse, hastalık döneminin başlaması açısından uyanık olmalıdır. Açık hastalık belirtileri yaşayan bir hasta, ilaç kullanmayı kabul etmiyor ve hekime gitmek istemiyorsa hastaneye yatırılması gereklidir. Bu hastalar, eskiden hastanelerde uzun süre yatarlardı. Depo hastaneleri ortaya çıkmıştı. Uzun dönemler hastanenin kapalı ortamlarında kalırlardı. Artık bu anlayış tamamen değişmiştir. Birkaç haftalık bir tedaviden sonra hasta toparlanır toparlanmaz tedavisi düzenlenerek kendi ortamına gönderilmektedir.

Hocalara okutmak, muska yazdırmak fayda sağlar mı?
Çok sık karşılaşılan tedavi hatalarından biri de bu hastaların hocalara götürülmesi ya da muskalarla tedavi edilmeye çalışılmasıdır. Herkes inançları doğrultusunda çareler arayabilir. Ancak şizofreni bir beyin hastalığıdır ve bu tür tedavi arayışları hastaya zaman kaybettirmekte ve hastalığın kronikleşmesine sebep olabilmektedir. Böylece de faydalı olunabilecek hastalara kronikleşmektedir.

İlaç tek tedavi midir?
İlaç tedavisi mutlaka gereklidir. Ancak bazı hastalık tabloları elektroşok tedavisinden de çok yarar sağlayabilirler. Hastalık belirtileri kontrol altına alındıktan sonra grup tedavileri, çeşitli davranışçı tedaviler, destekleyici yöndeki yaklaşımlardan yararlınabilir. Bu tedavilerden ilacını düzenli alan hastalar faydalanabilmektedir. Kişinin iç dünyasındaki karışıklığı düzeltecek, toplum içindeki yalnızlığını kaldıracak, kaybetmekte olduğu yetenek ve becerilerini yeniden kazandıracak, bozulmuş iletişimi yeniden kurabilmesine imkan verecek tedavi yaklaşımlarının kullanılması gereklidir

Fizikî allerji

Ekim 1st, 2008

Fizikî alerji nedir ?
Sıcak, soğuk, ışın veya mekanik iritasyonla meydana gelen anor­mal bir haldir.

Fizikî alerjinin belirtileri nelerdir ?
Fizikî alerjinin iki tür tepkisi vardır: Temas tepkileri ve refleks tep. kileri. Temas tepkisi fizikî etken ile temasta ve yerde ileri gelir. Meselâ soğukla temas eden vücut kısımlarında meydana gelen kur­deşenler. Refleks tipi tepkiler vücudun temasla uzak kalan doku­larında gelişebilir: Meselâ sıcak veya soğuktan ileri gelebilecek astımatik bir kriz veya ürtiker. Tahriş edici bir maddeden dolayı ile­ri gelebilecek refleks tipi bir fizikî alerji o kadar şiddetli olabilir ki bu bayılma veya şuur kaybetme halleri meydana getirebilmek­te ve bazı hallerde denizde boğulmalara neden olmaktadır.

Fizikî allerj ilerin tedavileri hangileridir ?
Tedavi, bu tip alerjisi olan bir hastayı kısa sürelerle fakat uzun bir zaman için sıcağa, soğuğa veya başka tahriş edici bir hale maruz bırakmaktır. Hasta bu yolda tedaviyle hassas olduğu fizikî hale karşı bir derece tolerans göstermeye başlayabilir. Meselâ, hasta­nın durumuna göre yavaş yavaş soğutulan veya ısıtılan günlük banyolar hastanın soğuğa veya sıcağa karşı hassasiyetini ortadan kaldırabilir. Bazen de antihistaminik ilâçları hassasiyetin kaybol­ması için yararlı olabilir.

Emzirmeye Nasıl Başlamalı

Ekim 1st, 2008

Emzirme döneminin verimli olmasını sağlayan en önemli şey hamilelik döneminde hazırlanmaya başlamaktır. Emzirme doğal bir şeydir ancak iç güdüsel değildir. Sertifikalı uzmanların ders verdiği emzirme sınıflarına katılarak gerekli bilgileri edinebilirsiniz.

  • Yardım alın. Doğum yapacağınız doğum merkezinde yada hastanede emzirme uzmanının olup olmadığını araştırın.
  • Odada kalın. Bebeğinizi hastane odanızda bulundurarak çok kez emzirme alıştırması yapın.
  • Sadece emzirin. Görevlileri bebeğinize destek besinler(hazır süt yada su) yada sakinleştirici vermemeleri için uyarın.
  • Erken ve sık emzirin. Bebeğinizi doğumdan sonra en kısa zamanda ve daha sonra düzenli olarak 2-3 saatte bir emzirin yada en azından günde sekiz- on iki defa emzirin.

Başlayın

  • Rahatlayın. Kendiniz için rahat ve destekleyici koltuk ve yastık bulun. Arkanıza yavaşça yaslanın ve dizlerinizi hafifçe yukarı çekin. Bebeğinizi çıplak teninize doğru yaslayın. Eğer oda serinse üzerinizi ince bir battaniyeyle sarın.
  • Bebeğinizi karnınıza yerleştirin. Bebeğinizi tek tarafına doğru, kulağından kalçasına kadar düz bir çizgi halinde olmak üzere göğüs seviyenizde tutun. Bebeğinizin dudaklarını göğsünüzle gıdıklayın ve ağzını açmasını sağlayın. Hızlı bir şekilde göğsünüze getirin.
  • Eğer bebeğiniz verimli bir şekilde ememiyorsa, yada siz rahatsızsanız parmağınızı ağzına sokarak emzirmeye ara verin. Eğer gerekliyse bebeğinizi sakinleştirdikten sonra devam edin. Düzgün bir pozisyonda bebeğin burnu göğsünüze değer. Dolayısıyla bebeğinizin nefes alması için bir yol düşünmenize gerek yoktur. eğer emzirme sırasında bebeğinizin vücudunu kendinize doğru daha fazla çekerseniz göğsünüz ve bebeğinizin burnu arasındaki boşluk birazcık genişler. Eğer duruş doğru ise bebek etkili bir şekilde emer ve siz de travmadan kurtulursunuz.
  • Uyumu bulun: öncelikle tek göğsünüzü emzirin. Diğer göğsünüzü vermeden önce bebeğinizin rahatlamış ve tatmin olmuş bir şekilde kendiliğinden göğsünüzü bırakmasına izin verin. Emzirme rahat olmalıdır. Eğer değilse, doktorunuza danışın.

NOT: Bebeğiniz üçüncü günden itibaren en az altı ile sekiz defa altını ıslatmalı ve iki kere bağırsak hareketi yapmalıdır. Aksi takdirde doktorunuza danışın.

Hamilelere güvenli seyahat önerileri

Ekim 1st, 2008

Anne adaylarının, doğum sonrası süreçte fiziken ve psikolojik olarak bazı sıkıntılar yaşayabildiğini ifade eden Yaralı, “Doğum öncesinde tatili fırsat bilen gebeler, sağlıklı ve sorunsuz bir tatil için hekiminin önerilerini göz ardı etmemeli” uyarısında bulundu.

“HEKİMİNİZİ BİLGİLENDİRMEYİ İHMAL ETMEYİN”
Yaralı, hamileliğin erken dönemlerinde düşük tehlikesi ve hamileliğin son haftalarında da erken doğum riski söz konusu olabileceği için, anne adaylarının, tatil planı yapmadan önce mutlaka doktor kontrolünden geçmesi gerektiğini söyledi.

Anne adaylarının, tatil tarihi hakkında doktorunu bilgilendirmesi gerektiğini vurgulayan Yaralı, “Mutlaka, tatilin geçirileceği yere yakın mesafede, tam teşekküllü bir hastanenin olmasına dikkat edilmeli. Hastanenin tam yeri öğrenilmeli” dedi.

Seyahate giderken, tıbbi dosyanın bir fotokopisinin de alınması gerektiğine dikkati çeken Yaralı, “Olası bir sorun olduğunda, hekim tarafından, bugüne kadar yapılan takiplerin ve anne adayı ile bebeğin genel sağlık durumlarının ne olduğu konusunda bilgi sahibi olması, yapılacak müdahale için çok önemlidir. Bu, müdahale için hem zaman kaybını önleyecek hem de doğru tanının ve uygun müdahalenin yapılmasını sağlayacaktır” diye konuştu.

Yaralı, doğum tarihinin yakın olması durumunda, seyahate gidilecek yerlerin çok uzak olmamasının uygun olduğunu belirterek, “Özellikle erken doğum riski olan gebelerin, 30. gebelik haftasından sonra bulundukları şehirden çıkmamaları gerekmektedir. Seyahatin, bizzat olumsuz etkisi olmamakla birlikte, seyahat sırasında olabilecek olumsuzluklar önemlidir. Olası bir ters durum karşısında hem annenin hem de bebeğin hayatı tehlikeye girebilir” uyarısında bulundu.

“DİNLENDİRİCİ YERLER TERCİH EDİLMELİ”
Uzun, kapsamlı turların ve kişinin yaşadığı iklimden çok farklı koşullara sahip olan bölgelerin tatil için seçilmesinin uygun olmadığını belirten Yaralı, “Anne adayının yaşadığı bölgeden farklı olan aşırı sıcak ya da aşırı soğuk hava koşulları, şişkinlik, kramp, çarpıntı ya da halsizlik gibi etkilere neden olabilir” dedi.

Yaralı, bölgesel ve tarihsel gezi ağırlıklı kültür programlarının, fiziksel yorgunluğa neden olabileceğine işaret ederek, dinlendirici ve kalabalıktan uzak sakin yerlerin tercih edilmesi gerektiğini söyledi.

Yaralı, 3-5 saatten fazla süren yolculukların, anne adayının kan dolaşımını olumsuz etkileyebileceğini, hareketsizliğe bağlı alt uzuvlarda derin toplar damarlarda pıhtı oluşma riskinin artabileceğini belirterek, uzun süren yolculuklardan kaçınılması gerektiğini dile getirdi.

Araba ile yapılan seyahatlerde sık sık mola verilmesinin, tren yolculuklarında kısa yürüyüşler yapılmasının faydalı olduğunu ifade eden Yaralı, “Hareketlilik, derin toplar damarlarda pıhtı oluşma riskini azaltır” dedi.

Emniyet kemerinin de mutlaka takılması gerektiğini vurgulayan Yaralı, “Emniyet kemerinin takılı olması, meydana gelebilecek sarsıntıda bebeğe gelebilecek zararları önleyecektir” uyarısında bulundu.

Yaralı, uçak yolculuğunun söz konusu olduğu durumlarda da mutlaka doktorun konu hakkında bilgilendirilmesi gerektiğini belirterek, “Uzun uçak ve diğer araçlarla yapılan seyahatlerde derin toplar damarlarda pıhtı oluşma riskini azaltmak için yürüyüşler yapılmalı ve bol sıvı alınmalı” diye konuştu.

ÖNERİLER
Prof. Dr. Hakan Yaralı, seyahate çıkmayı düşünen hamilelere şu önerilerde bulundu:
* Hamileliğin yedinci ayından sonra, uzun yolculuktan kaçınılmalı,
* Aşırı sıcak ve yüksek rakımlı bölgelere gidilmemeli,
* Yurt dışı tatillerinde gelişmiş ülkeler tercih edilmeli,
* Mikrobik ishale karşı sadece kapalı sular içilmeli,
* Besin zehirlenmesine karşı dışarıda hazırlanmış salata, az pişmiş et ve mayonezli ürünler yenilmemeli,
* Bol sıvı alınmalı ve lifli besinler tüketilmeli,
* Gidilecek bölgedeki sağlık kurumlarının telefonları alınmalı,
* Rahat, ince, hava alan giysiler ve alçak topuklu ayakkabıları giyilmeli.

Hamilelerde Oruç Uyarısı

Ekim 1st, 2008

Uzmanlar, hamilelerin kesinlikle oruç tutmaması konusunda uyarıda bulundu.Uzmanlar, hamilelerin Ramazan ayında kesinlikle oruç tutmaması gerektiğini, bu durumlarda anne ve bebek sağlığının ciddi derecede etkileneceği konusunda uyardı. Uzmanlar ayrıca, kronik hastaların da doktor kontrolünde oruç tutması gerektiğini söyledi.

Ramazan ayının başlamasıyla birlikte ön plana çıkan insan sağlığı, uzmanları oruç konusunda uyarılarda bulunmaya zorladı. Bartın İl Sağlık Müdürü Dr. Osman Nacaroğlu, Ramazan sebebiyle oruç tutmak isteyen hamilelere uyarılarda bulundu. Hamileleri kesinlikle oruç tutmamaları konusunda uyaran Dr. Nacaroğlu, “Hamilelerimiz için oruç tutulmaması çok önemli bir konudur. Gebeler kendi beslendiği gibi aynı zamanda kendi yavrusunu da beslemek zorundadır. Dolayısıyla gıdasına, özellikle içtiği suya, aldığı enerjiye, proteine ve yağına dikkat etmesi gerekir. Oruç tutarsa, bunları yeterince sağlayamaz. Bu durumda anne adayı ve bebeklerde ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya kalınabilir. Ayrıca hamilelerimizin Eylül ayı olmasına rağmen sıcak havalarda dışarıya çıkmamalarını öneriyorum” dedi.

“KRONİK HASTALAR HEKİM KONTROLÜNDE ORUÇ TUTMALI”
Ramazan’da vatandaşların özellikle beslenme diyetlerine, sahur ve iftar yemeklerindeki gıdalara dikkat etmesini önerdiklerini belirten Bartın İl Sağlık Müdürü Dr. Osman Nacaroğlu, 12 saat oruç tutarak aç kalınmasının kronik rahatsızlıkları bulunan hastaları etkileyeceğini belirtti. Dr. Nacaroğlu, “Ramazan ayında bu yıl 12 saat aç kalmak durumundayız. Özellikle kronik hastalarda hekim gözüyle, hekim gözetiminde ibadetin yapılmasını ortaya koyuyor. Diyabetli hastaların çok sık yemesi lazım. Az ve sık yemesi gereklidir. Diyetini devam ettirmesi lazım. Kronik hastalarımızdan hipertansiyonu ve karaciğer hastası olanların hekimlerinin kontrollünde ve hekimlerin gözetiminde bu ibadeti eğer yapabiliyorlarsa yerine getirmelerini talep ediyoruz” dedi.

Bartın İl Sağlık Müdürü Dr. Osman Nacaroğlu, sıcak günlerde bu ibadeti hekimleriyle birlikte danışarak yapan yaşlıların özellikle sıcak havalarda gezmemesi gerektiğini, su kayıplarının oluşabileceğini, uzun süreli olduğunda böbrek ve karaciğerin zarar görebileceğini de sözlerine ekledi.

Bebeklerde Aşılar

Ekim 1st, 2008

Aşılamanın temelindeki ilke,bakteri ve virüs gibi enfeksiyon etkenlerini yada çeşitli zehirli maddeleri belirli işlemlerden geçirdikten sonra kişiye vererek vücudun bu maddelere karşı antikor üretmesini,yani bağışıklık kazanmasını sağlamaktır.

Böylece vücudun,hazırlıklı olduğu hastalık etkenlerinden biriyle karşılaştığında, Önceden, oluşmuş antikorlar sayesinde bu maddelerle savaşması kolaylaşır.

AŞILARIN BİLEŞİMİ

Aşılar ya hastalık etkeni olan mikroorganizmalardanbakteri,virüs vbyada bunların ürettiği zehirlerden yapılır.

Vücuda verilmeden önce çeşitli işlemlerden geçirilen aşının hastalık yapıcı etkisi ortadan kaldırılır. Ama bu işlemler aşının antijen özelliğini ve vücutta antikor oluşturma etkisini engellemez. Başlıca aşı tipleri şunlardır:

Canlı aşılar-Enfeksiyon etkeni mikroorganizma ısıtma,kimyasal işlem gibi çeşitli yöntemlerle zararsız hale getirilerek vücuda verilir.Bazen de enfeksiyon etkenine benzeyen daha zararsız bir mikroorganizma kullanılır. Örneğin,çiçek aşısındainek çiçek hastalığının etkeni,verem aşısında da hastalık yapma gücü zayıflatılmış BCG denen verem basili kullanılır.

Ölü mikropların kullanıldığı aşılar-Örneğin boğmaca ve kolera hastalıklarında bu tip aşılar kullanılır.

Mikropların ürettiği zehirlerianatoksiniçeren aşılar-Bu tip aşılarda formol gibi kimyasal maddeler yada ısı kullanılarak zehrin hastalık yapıcı etkisi yok edilir,ama antikor yapımını uyaran etkisi korunurtetanos aşısı,difteri aşısı vb.

AŞILARIN ETKİ MEKANİZMASI
Canlı aşılarla vücuda giren mikroorganizmalar çoğalmaya başlar,ama bunlar etkisizleştirilmiş olduğundan üremeleri hastalıkla sonuçlanmaz yada ancak çok hafif belirtiler gelişir. Sonuçta gerçek mikropların oluşturduğuna benzer bir bağışıklık ortaya çıkar. Aşılanmadan en erken 2-3 hafta sonra gelişen bu bağışıklık yıllarca sürer.

Ölü aşılar ve anatoksinler hastalık belirtilerine yol açmaz,ama vücutta bunlara karşı antikor üretilir. Gene de tam bir bağışıklık oluşması için aşı dozu birkaç kez yinelenmelidir.

Bunların yarattığı bağışıklık canlı aşılarınki kadar uzun süreli değildir. Yeni doğanlarda ve
Süt çocuklarında bağışıklık sistemi tam olarak olgunlaşmadığından,aşılara yanıt göreceli olarakzayıftır. İlk aşıkarma aşıyaşamın ikinci ayından sonra yapılır. Aşıya en iyi yanıt çocukluk ve ergenlik döneminde alınır. Daha sonra bu etki azalır.

YAN ETKİLERİ
Yan etkiler aşının özelliklerine göre değişir. Canlı aşı yapıldıktan sonra gelişen yan etkiler,gerçek hastalığın hafif bir biçimi gibidir. Örneğin kızamık aşısından sonra hafif ateş ve döküntü ortaya çıkabilir.

Etkisizleştirilmiş maddeler içerenörneğin,ölü bakteri yada virüsler,anatoksinleraşılar ise kızarıklık,aşının uygulandığı yerde şişlik ve ağrı gibi yerel,ateş ve kırıklık gibi genel durumlara yol açabilir.

Aşı komplikasyonları ağır ve hafif olarak ikiye ayrılabilir. Hafif komplikasyonlar aşıdaki çeşitli öğelere karşı gelişen alerji tepkimelerinin deride yol açtığı belirtiler ile aşının uygulandığı bölgedeki lenf bezlerinde şişkinlikten oluşur.

Ağır komplikasyonlar ise daha az görülür ve anafilaktik şokikinci kez karşılaşılan bir antijene karşı şiddetli alerji tepkisi, çırpınma nöbetleriözellikle çocuklarda boğmaca, kızamık,çiçek gibi aşılardan sonrayada çok ender olarak beyin iltihabı gibi durumlara neden olur.

AŞILAMA YAPILAMAYAN DURUMLARDA
Özellikle canlı aşı uygulamasının sakıncalı olduğu durumlar arasında ateş,ishal,genel bitkinlik,enfeksiyon hastalıkları,kalp hastalıkları,gebelik ve bebeğin erken doğmuş olması olabilir.Kortizon tedavisi görenlere aşı uygulanmaz. Çünkü kortizon bağışıklık sistemini etkileştirerek aşının içindeki maddeye karşı vücudun antikor üretmesini önler.

Kötü huylu tümörü olan hastalara canlı aşı uygulaması yapılmaz. Kanserin etkisiyle baskılanan bağışıklık sistemi nedeniyle ölü aşı ya da anatoksin aşısı da yeterli antikor üretmediğinden yararlı olmaz.

Merkez sinir sistemi hastalığı bulunanlara boğmaca aşısı kesinlikle uygulanmaz. Bu hastalara zayıflatılmış canlı aşılar uygulanırken de çok dikkatli olunmalıdır. Sindirim sistemi hastalığı bulunanlara çocuk felci aşısı uygulanmamalıdır. Alerjik özellikleri olan kişilerde ise yumurta proteini içeren aşıların kullanılması sakıncalıdır. Antihistaminik türü ilaçların koruyuculuğu altında öbür aşılar dikkatli bir biçimde uygulanabilir. Böbrek ya da karaciğer hastalığı bulunanlara BCG aşısı uygulanmamalı,difteri ve tifo aşısı uygularken de çok dikkatli olunmalıdır.

AŞI ÇEŞİTLERİ

ÇOCUK FELCİ AŞISI
Bu aşı ağız yoluyla doğrudan ya da çocuğun direnç göstermemesi için kesme şekere emdirilerek verilebilir.
Aşılama sonucu oluşan antikor düzeylerinde yıllar geçtikçe düşme eğilimi görülmekle birlikte,doğru ve yeterli dozlarda yapılmış aşılama yaşam boyu koruma sağlayabilir.

Sakıncalı durumlar: Bağışıklık sistemi baskılanmış,örneğin ışın tedavisi gören,kortizon ve kanser ilaçları alan kişilerde bağışıklık oluşturma tepkisi zayıfladığından aşı yapılmamalıdır. Aşının dölüt yada gebelik üzerinde olumsuz etkisini gösteren bir kanıt yoktur. Ama önlem olarak gebe kadınlara ve aşıdan sonraki üç ay içinde gebe kalmayı düşünenlere aşı uygulaması önerilmez.

DİFTERİ AŞISI
Difteri günümüzde çok ender görülen bir hastalıktır. Ama hangi yaşta olursa olsun yaşamsal tehlike yaratır. Difteri aşısı boğmaca ve tetanos aşısıyla birlikte uygulanır. Bu aşılama işlemi on yılda bir uygulanır.
Tepki ve komplikasyonları:Bebeğe yapılan ilk aşı önemli bir tepkiye neden olmazken,erişkinlerde aşıya bağlı tepkiler sık görülür. Genellikle aşı yapılan yerde kızarıklık,şişlik ve ender durumlarda ateş görülebilir. Bu belirtiler 2-3 gün içinde kaybolur.
Sakıncalı durumlar:Difteri hastasıyla karşılaşankişiler iki grup altında toplanabilir. Birinci durumda hastayla ilişkiye geçen kişi son difteri aşısını ya da yineleme dozunu en çok 5-6 yıl önce olmuştur. İkinci durumda ise kişi ya hiç aşılanmamıştır ya da son aşılamanın üzerinden uzun yıllar geçmiştir. Difteri aşısı akut dönemindeki ve henüz iyileşmemiş hastalarda,gebelik ve emzirme döneminde,egzama,kurdeşen gibi alerji kökenli deri hastalıklarında uygulanmamalıdır.Kesin olarak uygulanmaması gereken durumlar ise kötü huylu tümör gibi ağır kronik hastalıklar ile şeker hastalığıdır.

TETANOS AŞISI
Tetanos ağır seyreden ve genellikle ölümle sonuçlanan bir enfeksiyon hastalığıdır. Kırsal kesimlerde de oldukça etkili biçimde sürdürülen zorunlu aşı uygulamasıyla denetim altına alınmıştır. Aşının bağışıklık yapıcı etkisi en az 5 yıl sürer. Bu yüzden yasalarla zorunlu kılınmasa da 5 yılda bir yinelenmelidir. Bu hastalık bazı meslek gruplarında da sıklıkla görülür: Çiftçiler, çobanlar, hayvan yetiştiricileri, çöpçüler, toprak yol yapım, maden , fabrika, sporcular, askerlik hizmetinde bulunanlar…
Tepki ve komplikasyonları: Ender olarak aşı yerinde kızarıklık,şişlik yapabilir. Ama bunlar birkaç gün içinde geçer.

BOĞMACA AŞISI
Boğmaca çok kolay bulaşan,zatürreeye,havale nöbetlerine ve beyin işlevinde bozukluklara yol açabilen ağır bir enfeksiyon hastalığıdır. Hastalık en çok çocuklarda görülür ve belirtiler özellikle bu yaşlarda ağırdır. Boğmaca aşısı genellikle difteri ve tetanos aşısıyla birlikte uygulanır.
Tepki ve komplikasyonları:En yaygın komplikasyonları kızarıklık ve şişliktir. Boğmaca aşısına bağlı tepkilerin yaşla birlikte arttığı görülmektedir.

KIZAMIK AŞISI
Yaygın bir çocukluk hastalığı olan kızamık,bazen çok tehlikeli boyutlara varıp kulak enfeksiyonuna,bronşit,zatürree gibi komplikasyonlara neden olabilir. Çocukların büyük bölümü kızamığa okul çağlarında yakalanır. Bu nedenle çocuğun henüz hastalığın bulaşabileceği topluluklara girmeden aşı olması gerekir.Günümüzde kızamık aşısı kızamıkçık ve kabakulak aşısıyla karma olarak uygulanmaktadır.
Tepki ve komplikasyonları: Aşılanan çocukların 6 sında aşıdan 6gün sonra görülen ateş, 5-6 gün kadar sürebilir. Ender olarak kızamık döküntüleri görülebilir.

KABAKULAK AŞISI
Kabakulak,okul çağındaki çocuklarda sık görülen bir enfeksiyon hastalığıdır. Genellikle tükürük bezlerini etkiler,ama başka organlarda da enfeksiyona yol açtığı olur. Aşı 90 oranında 10 yıl süreyle yeterli bağışıklık sağlar. Aşı tavuk embriyonundan üretilen kabakulak virüsü kültüründen elde edilir. Bu nedenle yumurtaya karşı alerjisi olduğu bilinenlere uygulanmamalıdır.

KIZAMIKÇIK AŞISI
Kızamıkçık,çocukluk çağının en hafif geçen enfeksiyon hastalıklarından biridir. Genellikle hastalığın farkına bile varılmaz. Kızamıkçık virüsünün en büyük tehlikesi,gebelik döneminde geçirilen enfeksiyonlarda ortaya çıkar.
Yan etkiler ve komplikasyonları: Kızamıkçık aşısının yan etkileri genellikle hafif ve kısa sürelidir. Ama bazı durumlarda birkaç ay sürebilir. En sık görülen yan etkiler kurdeşen,çeşitli döküntüler,kırıklık,ateş ile boyun ve koltukaltı lenf bezlerinde şişmedir.Bazen erişkin kadınlarda 2-3 gün süren orta şiddetli eklem ağrıları görülebilir.

HEPATİT AŞISI
Virüs kökenli hepatit tüm dünyada önemli bir sağlık sorunudur. Bugüne değin virüs hepatitine neden olan beşten çok virüs saptanmıştır. Bunlar A,B,C,D ve E tipleridir.
Nasıl yapılır?:Hepatit B aşısı,erişkinlere kolun dış yüzeyinden kas içine,bebeklerdekalçanın üst bölümüne uygulanır. Yeterli bağışıklık sağlamak için ilk dozdan sonraki birinci ve altıncı aylarda aşı yenilenmelidir. Bağışıklık en az 4-5 yıl sürer ve bu süre sonunda aşının yinelenmesi önerilir.
Yan etkiler ve komplikasyonları:En sık görülen yan etkiler aşı yerinde kızarıklık,kaşıntı ve şişliktir. Bunlar çok hafif seyreder ve genellikle birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolur. Ender olarak ateş,bulantı ve yorgunluk görülebilir. Aşı hepatit B virüsüne karşı tam bir bağışıklık sağlar.

VEREM AŞISI
Son yıllarda Türkiye de görülme sıklığı önemli oranda yükselen verem,dünya ölçeğinde de yaygınbir enfeksiyon hastalığı olma özelliğini korumaktadır.
Nasıl yapılır?:Aşı deri içine verilerek uygulanır. Eskiden ağız yoluyla uygulanmış,ama bağışıklık oluşturacak kadar yüksek miktarda antikor oluşumu sağlamayan bu yöntemden vazgeçilmiştir. Verem aşısı çiçek aşısına benzer biçimde iğneyi deriye birkaç kez batırarak ya da deriyi çizerek uygulanabilir. Verem aşısı çok dikkatli yapılmalıdır. Deri altına değil kesinlikle deri içine uygulanmalıdır. En sık kullanılan bölge kolun dış yüzüdür.

Uygulama bölgesinde 3 hafta sonra birkaç milimetre çapında bir lezyon belirir. Oluşan küçük yara 2-3 ayda geride bir nedbe dokusu bırakarak iyileşir.
Etkisi:BCG aşısı bebekleri 5 yaşına değin 80-90 oranında korur. Bu koruma 10 yaşına değin 80 e erişkinlerde 50 ye düşer. Bazı durumlarda koruma tam değildir. Ama her durumda aşı hastalığın vücuda yayılmasını engeller.

Kimler aşılanır?:Yeni doğanlara ve tüberkülin testi negatif sonuç verenlere aşı uygulaması önerilirken,aşağıda risk gruplarında bulunanlara aşının uygulanması gerekir.
Beş-on yaşlarında,hastalığın yaygın olduğu toplumsal ve ekonomik düzeyi düşük bölgelerde yaşayan ve tüberkülin test sonucu negatif olan kişilerde,
Beş-on beş yaşlarında,aile bireylerinden birinde verem saptanan ya da önceden verem hastalığı geçirmişve tüberkülin testi negatif sonuç veren kişiler,
Sanatoryumda görevli personelin çocukları içinde tüberkülin testi negatif çıkanlar,
Sağlık kuruluşlarında çalışan ve tüberkülin testi negatif olan kişiler,
Tüberkülin testi negatif çıkan tıp öğrencileri,tıp fakültesine kayıt sırasında,
Tüberkülin testi negatif çıkan ve askerlik görevine başlayan kişiler.
Komplikasyonları:Verem aşısından sonra genel bir komplikasyon görülmemiştir.Aşı yanlışlıkla kişinin vereme yakalandığı bir dönemde uygulanırsa,hasatlığın kuluçka süresi kısalır, yerel lezyon hızla yayılır ve ateşle birlikte hastalığın tüm belirtileri ortaya çıkar.Yerel komplikasyonlar aşının uygulandığı bölgedeki lenf bezlerinin büyümesidir. Şişlik 1-2 ayda kaybolur.

ÇİÇEK AŞISI
Dünya Sağlık Örgütü nün 8 Mayıs 1980 deki 33. toplantısında çiçek hastalığının bütün dün yada ortadan kalktığı açıklanmıştır.Elde edilen başarı,bütün dünyada yürütülen çiçek aşısı kampanyalarına bağlıdır.Türkiye de de zorunlu olarak yapılan çiçek aşısı,Dünya Sağlık Örgütü nün açıklamaları doğrultusunda uygulamadan kaldırılmıştır.

Hamilelik ve doğum öncesi bakım

Ekim 1st, 2008

Gebelik ve doğum öncesi bakım
Hamilelik ve doğum, bir kadının yaşadığı en önemli iki deneyim. Bu çok güzel, ama bir o kadar da zor deneyimi yaşayan anne adaylarının yardımına, onlara çok yakın birileri, kadın doğum uzmanları koşuyor.

Ve bu dönemde gerçekleştirilen düzenli takipler mutlu bir anne, sağlıklı bir bebek ve güvenli bir gelecek için büyük önem taşıyor.

Her ne kadar gebelik fizyolojik bir hadise ise de gebeliklerin yüzde 5 ile yüzde 20sinde anne ve bebeğin sağlığını tehdit eden patolojik bir durum ile karşılaşılır.

Doğum öncesi bakımın amacı gebe hastanın daha evvel geçirmiş olduğu bir hastalığın erken tanısı kadar, sağlıklı bir gebenin gebeliği esnasında ortaya çıkabilecek bir hastalığın da zamanında teşhis edilmesidir.

Gebelikte doktora ilk müracaat

İdeal olan, gebe kalmayı planlayan bir kadının daha gebe kalmadan hekime başvurması ve tıbbi bir değerlendirmenin yapılmasıdır. İlk ziyaretin amacı anne ve cenin için söz konusu olan tüm risk faktörlerinin belirlenmesidir. Annenin önceki gebelikleri hakkında bilgi, geçirilmiş hastalık ve operasyonlar, ilaç allerjisi, ailesinde önemli hastalıklar olup olmadığı, sakat doğumlar olup olmadığı araştırılıp sorulmalıdır.

Gebelik sırasında doktora gitme sıklığı

Gebe bir kadın doktorunu 0-32inci haftalar arasında 4 haftada bir, 32-36ıncı haftalar arası 2 haftada bir, 36ıncı haftadan doğuma kadar haftada bir olacak şekilde ziyaret etmelidir. Her muayenede kilo takibi, kan basıncı, karnın büyüme oranına bakılmalıdır. İlave olarak bebek kalp sesleri dinlenmeli, idrarda glikoz ve protein bakılmalıdır. Son bulgular daha öncekilerle karşılaştırıp değerlendirme yapılmalıdır.

Gebelikte yapılan laboratuar testleri

Testler gebeliğin mümkün oldukça erken dönemlerinde yapılmalı ve 24-36ıncı haftalarda en az bir kere ideali iki tekrarlanmalıdır. İlk muayenede tam kan sayımı, kan grubu, kan şekeri ölçümleri yapılmalıdır. Bazı yörelerde VDRL ve tüberküloz için tüberkülin deri testi, rutin idrar analizi ve idrar kültürü istenmelidir. Normal genetik bozuklukların ve kromozom anomalilerinin taranması amacı ile, gebeliğin 16-18inci haftaları arasında tüm gebelerde tripple test 3lü test önerilmektedir. Gebelik şekeri riski olan hastalar için 24. haftada 50 gr. oral glukoz tolerans testi 50 gr. OCTT yapılmalıdır. Hepatit vakaları son yıllarda fazla bir artış göstermesi sebebiyle HBSAgnin araştırılması yararlıdır.

Gebelik süresince anne adayının takibi

Annenin sağlığı fetal gelişim için çok önemlidir ve gebelik boyunca sürekli değerlendirilmelidir.

Annenin kilosu : Gebelik boyunca toplam 10-12 kg. alınması uygundur. Zayıf kadınların biraz daha fazla kilo alınması gerekirken kilolu bayanların sadece 6-9 kg. almaları yeterli görülmektedir.

Kan basıncı tansiyon : Normalde tansiyon kan basıncı gebeliğin ikinci yarısında erken dönemlere göre düşme gösterir.

Karnın büyümesi : Her muayenede kontrol edilmelidir.

Bebek kalp sesleri : Bebek kalp sesleri gebeliğin 10-12. haftaları civarında küçük doppler cihazları ile dinlenebilir. Daha erken gebelik haftalarında ultrasonografili muayene ile tespit edilebilir. Fetal kalp ritm ve hız bozukluklarında gebelik yaşına bağlı olarak ultrasonografi, fetal ekokardioğrafi ve fetal kalp hızı monitorizasyonu NST yaparak bu tür anomaliler değerlendirilmelidir.

Ödem : Ayaklarda görülen şişmeler hormonal sebeplere bağlıdır. Fakat yüz ve ellerde görülen ödemler kan basıncının yüksekliği ile beraber görülüp preeklampsinin gebelik zehirlenmesi ilk belirtisi olabilir.

Ceninin büyük ve pozisyonu : Her ziyarette ceninin büyüklüğü ve pozisyonu değerlendirilmelidir.

Gebelikte beslenme

Gebeliğin değişik safhalarında değişik ihtiyaçlar dolayısıyla kilo artışı ilk üç ayda 1 kg, ikinci ve üçüncü 3 aylarda ise 1-1,5 kg. düzeyinde tutulmalıdır. Gebelik beslenme alışkanlıkları ve damak zevkinin değiştirilmesini gerektirmez. Dengeli ve çeşitli beslenmek önemlidir. Yapacağınız tek şey doğal, taze ve bol çeşitli besinler almaktır. Kemik ve diş gelişimi için gerekli kalsiyum açısından zengin besinler peynir, süt yağsız, yoğurt ve yeşil yapraklı sebzelerdir. Gebelikte protein gereksinimi arttığı için protein içeren çeşitli besinler alınmalıdır. Balık, et, kuru baklagiller, yer fıstığı, yoğurt, yumurta, kaşar peyniri protein açısından zengindir. C vitamini taze sebze ve meyvelerde bulunur. Besinleri ya taze ya da az haşlayarak yemeliyiz. Gebelikte kabızlığın önlenmesinde lifli yiyecekler önemlidir. Sebze ve meyveler lif açısından zengindir kepekli ekmek, ahududu, bezelye, esmer pirinç, kuru üzüm, kuruyemiş, kepekli makarna, kuru kaysı, pırasa. Bebeğin merkezi sinir sisteminin gelişmesi için özellikle ilk haftalarda folik asit gereklidir. Taze yeşil sebzeler folik asit kaynağıdır. Demir bebeğin ve annenin ana ihtiyaçlarından biridir. Artan demir ihtiyacını karşılamak için demir içeren ilaçların alınması gerekir. Demir eksikliği sonucunda yorgunluk hissi konsantrasyon güçlüğünün yanı sıra cilt ve mukozada solukluk, saç dökülmesi gibi bazı fiziksel belirtilerde ortaya çıkar.

Gebelikte sık rastlanılan yakınmalar

Gebelikte sık rastlanılan yakınmalar aşırı tükürük salgısı, bulantı-kusma, mide yanması, kabızlık, sık idrara çıkma, varis, vaginal akıntı, ödem, eklem ve sırt ağrısı, pelvik baskı, bacak krampları, memelerde hassasiyet ve ellerde rahatsızlıktır.

Gebelere bazı öneriler

Sigara kullanımı : Gebelikte fazla sigara içen kadınların düşük doğum, ağırlıklı bebek doğurma risklerinin arttığı bildirilmektedir. Sigara fetal ölüm riskini arttırmaktadır.

Cinsel ilişki : Daha önceden düşük öyküsü olan veya gebeliğinde kanamaları devam eden gebelere cinsel ilişkiden kaçınmaları önerilir.

Banyo yapılması : Gebelikte yüzülebilir, rahatça banyo yapılabilir.

Diş bakımı : Gebeliğin her döneminde lokal anestezi altında rutin dental müdahaleler yapılabilir. Diş apselerinin veya romatizmal kalp hastalığı ve mitral kapak prolapsusu durumlarında antibiyotik verilebilir.

Giyim tarzı : Bol giysiler ve ölçüsü uygun sutyen gereklidir.

Egzersiz : Gebelikte çok ağır olmamak koşulu ile egzersiz yapılabilir, ancak gebe bir kadın günde 1-2 saat dinlenmelidir. Tehlikeli sporlar ve gereksiz fiziksel streslerden kaçınılmalıdır.

İş : Gebelikte çalışma koşulları ile ilgili sınırlar koymak zordur. Çünkü her insanın kapasitesi, egzersiz toleransı, fiziksel yapısı ve gebeliğin seyri farklı olmaktadır. Yürüyüş, yüzme, kültür fizik önerilebilir.

Seyahat : Araba, tren, uçak seyahatleri gebeliği olumsuz etkilemez. Fakat daha önce düşük yapan veya şimdiki gebeliğinde vaginal kanaması olan gebelerin uzak yerlere seyahat etmemeleri önerilebilir.

Doğum hakkında bilgilenme : Doğuma yaklaşıldığında doğumla birlikte oluşacak fizyolojik değişiklikler konusunda gebe bilgilendirilmelidir. Hastaların hastaneye ağrılar 5-10 dakikada bir gelmeye başladığında başvurmaları istenir. Ayrıca şu bulgularda oluştuğu takdirde hemen başvurmalıdırlar: Suların gelmesi, vaginal kanama, elde, yüzde şişme, görme bulanıklığı, baş ağrısı, mide ağrısı, bayılma, titreme-ateş, olağan dışı ve şiddetli karın ve sırt ağrısı, bebek hareketlerinde belirgin azalma.

Yenidoğan Sarılığı Hastalığı

Ekim 1st, 2008

Yenidoğanda cilt ve gözaklarının sklera sarı bir renk almasıdır. Kan bilirubin düzeylerinin yükselmesi ile oluşur. Yaşlanmış ve bozulmuş kırmızı kan hücreleri tarafından üretilen sarı pigmente bilirubin denir.

Biluribin normalde karaciğer tarafından barsak sistemine verilerek atılır. Ancak karaciğer bilirubini yeterli oranda barsağa veremezse kanda birikir ve sarılık oluşur.

YENİDOĞAN SARILIĞININ SEBEPLERİ

1- Fizyolojik normal sarılık:
Fizyolojik sarılık vaktinde doğan bebeklerin yaklaşık 50 sinde, erken doğan bebeklerde ise daha yüksek oranlarda görülür.

İlk 24 saatten sonra, genellikle doğumdan sonraki2.veya 3. günde ortaya çıkar. Karaciğerin henüz olgunlaşmaması ve yeterince bilirubin atamamasına bağlı olarak sarılık oluşur. Genellikle ilk bir-iki hafta içinde kendiliğinden kaybolur ve bilirubin düzeyleri zararsızdır.

2- Yetersiz anne sütü alımına bağlı sarılık:
Yetersiz anne sütü alımına bağlı olarak yenidoğanların yaklaşık 5-10 unda gelişir. Belirtileri fizyolojik sarılığınkine benzer ancak biraz daha şiddetlidir.
3- Anne sütüne bağlı sarılık:
Anne sütü alan bebeklerin yaklaşık 1-2 sinde görülür. Bazı annelerin sütlerinde ürettikleri özel bir inhibitör madde sebep olmaktadır. Bu madde enzim bebeğin barsaklarından normalden çok daha fazla bilirubini geri emmesine sebep olur. Bu tip sarılık doğumdan sonraki 4-7. günde başlar 3.-10.haftaya kadar sürebilir. Genellikle zararsızdır.

4- Kan grubu uyuşmazlığı:
Rh veya ABO uyuşmazlığı
Rh negatif - bir kadının bebeği Rh pozitifse + gebelik esnasında bebeğe ait eritrositlerin plasentayı aşarak anne kanında bağışıklık cevabına yol açması ile oluşur. Bu bağışıklık cevabı ancak Rh pozitif bir bebeğin doğumundan veya yapılan düşükten sonra ortaya çıkar. Bağışıklık cevabının şiddeti bundan sonra yapılacak her doğumla birlikte giderek artar.

ABO uyuşmazlığında ise hemen her zaman anenin kan grubu O, bebeğin kan grubu ise A veya B dir. Anti A duyarlılığı daha sık, Anti B duyarlılığı daha ağır seyirlidir.

Kan grubu uyuşmazlığında annenin kanında oluşan antikorlar bebeğin kanını yabancı madde olarak algılar ve eritrositlerini parçalar. Eritrositlerin parçalanması ile bol miktarda bilirubin oluşur ve bu da sarılığa sebep olur. Sarılık fizyolojik sarılıktan farklı olarak ilk 24 saatte başlar. Çok ağır tablolara sebep olabilir. Ancak ilk yapılan doğum veya düşükten sonraki 72 saat içinde RhoGam enjeksiyonunun yapılması daha sonra doğurulacak bebeklerin yaşamını tehlikeye atacak antikorların oluşmasını engelleyebilmektedir.

TEDAVİ

1.Fizyolojik sarılıkta tedavi:

Eğer bebeğinizi biberonla besliyorsanız her 2-3 saatte bir beslemeyi deneyin.

2.Yetersiz anne sütüne bağlı sarılıkta tedavi:

Asıl tedavi anne sütü miktarını arttırmak olmalıdır. Bebek daha sık emzirilmelidir. Her saat gibi Böylece mide barsak sisteminin hareketliliği arttırılır ve bilirubinin gaita yolu ile vücuttan daha çabuk atılması sağlanır. Uyuyan bebeğin de 4 saatlik aralarla uyandırılıp beslenmesi faydalı olacaktır. Sık sık kilo alımı kontrol edilmelidir. Anne sütünün yetmediği durumlarda bir miktar formül mama verilebilir ancak şekerli suyun faydası yoktur.

3.Anne sütüne bağlı sarılıkta tedavi:

2-3 gün için anne sütünü keserek formül mama ile beslemek yararlı olabilir. Ancak bu süre içerisinde anne sütünün azalmasını engellemek için annenin göğsü sağılmalıdır. Hiçbirzaman için sarılığı engellemek için anne sütü tam olarak kesilmez. 2-3 gün sonra tekrar anne sütüne başlanır. Şekerli suyun formül mamadan daha fazla bilirubin uzaklaştırıcı etkisi olduğu kanıtlanmamıştır.

4.Ağır sarılıklarda tedavi: Kan uyuşmazlıklarında tedavi

Kandaki bilirubin seviyesinin 20 mg/dl nin üzerine çıkması sağırlık beyin felci cerebral palsy veya beyin harabiyetine neden olabilir. Bu kadar yüksek seviyeler genellikle kan grubu uyuşmazlıklarında görülür.

Bu komplikasyonlar fototerapi uygulanarak önlenebilir. Mavi ışık deride biriken bilirubini parçalar ve bilirubin düzeylerini düşürür.

Bazı nadir durumlarda ise kan değişimine gitmek gerekebilir. Bebeğin kanı taze kan ile değiştirilir. Ancak fizyolojik sarılıklar bu kadar ağır duruma dönüşmezler.

Sponsor
Sponsor